Anlam ve dil üzerine

15 Haziran 2017 Perşembe

Geçtiğimiz hafta kaleme aldığım “Kelimeler kendi başlarına gürültüdür” başlıklı yazıya bir yorum gelmiş; “Kelimeler kendi başlarına gürültüden ibaretse ve kelimeyi gürültü olmaktan çıkaran düşüncenin giysisi olan dil ise... Soruyorum… Dil kendini taşıyan bedene şekil veren mi? Yoksa içinde bulunduğu bedenin şeklini alan mıdır? Naçizane düşüncem şu ki bu iki fark önemlidir; birinde dille var oluyorsun diğerinde dil seni var ediyor…”

Eh sadece bir yorum geldiyse cevap vermek kaçınılmazdır. Evvela bu konuyu açıklamak için farkındalığın dile tesirini anlamak gerekiyor. Farkında olmak, konuşulan her kelimenin anlambilim açısından nereye gittiğini bilmeyi icbar ediyor. Mesela doğal olmayan yapay bir bilgisayar dilinde farkında olunacak hiçbir ayrıntı yoktur. Bu yüzden anlambilimciler yapay olmayan dilleri analiz ederler. Dilin varoluşa etkisini yadsımak anlamsızdır. Dil içindeki zamirlerle şuura “bir Ben bir Sen bir O ve bir Onlar” olduğunu anlatır. Biz üçüncü tekil kullanımda hem hayvana O deriz hem de bir insana O deriz. Şuurumuzda O dediğimizde ilk olarak beliren ne bir cinsiyettir ne de bir hayvan. Burada O zamiriyle kastedilen kişiyi ya da bir hayvanı veya cansız bir nesneyi kelimenin gelişiyle bulabiliriz. Fakat İngilizce’de üçüncü tekil şahıs erkek ise “He” bayan ise “She” hayvan veya cansız bir nesne ise “İt” şeklinde ifade edilir. 

AKIL YÜRÜTEREK 

ANLAŞMAK

Burada sadece tek bir zamiri kullanırken bile şuur üçe bölündüğü için o dili kullan kişi de mutlaka bu dilden etkilenir. Bu yüzden anlambilimin aslında felsefe ile doğrudan bağlantıları vardır. Bir dili konuşan bütün katmanlardaki insan grupları konuştukları kelimeleri akıl yürüterek anlar. Akıl yürütmek dili konuşmada elbette önemli bir yer teşkil eder ama sadece akıl yürüterek konuşulan dilde aşırı yorucu olur kanaatindeyim. Bunun örneğini uluslararası felsefe sempozyumlarında görürüz. Yabancı bir filozof gelmiştir ve simültane çeviri yapılıyordur. Yapılan çeviri hızlı olmak zorundadır ve simültane çeviriyi yapan tercüman da yetişebilmek için kelime anlamının ötesine geçemez. Orada dili yorumlayarak tercüme edecek zaman yoktur. Dinleyiciler ise aslında dinledikleri filozofu değil de aradaki tercümanı dinlemiş olurlar. Tercümanın dil bilmesi yeterli değildir aynı zamanda en az karşısındaki konuşmacı kadar iyi derece felsefe bilmesi gerekmektedir ki (bu imkansızdır) böyle bir şey olsa bahse konu tercüman orada konuşan kişi olurdu. 

KONUŞARAK ANLAŞMANIN BÜYÜSÜ

Bir dilde konuşan herkes, metinlerin anlamlarını akıl yürüterek anladığı için gerçekten şaşırtıcı bir kapasiteye sahiptir. Batılı bazı dilbilimciler de konuşarak anlaşmanın büyülü bir yanı olduğunu zikrederler. 

DİL ÜZERİNE BİR DENEY YAPIN

Mesela bir arkadaşınıza kolay bir cümle kurun ve cümleden ne anladığını sorun. O arkadaşınızın söylediklerini aynen bir kayıt cihazına o anda kaydedin. Fakat sizin kaydettiğinizi bilmesin. Kayıt altına alınan her konuşma belli bir form, dizilim kaygısından farklılaşacaktır ki bu deneyin sonucunu değiştirir. Daha sonra o arkadaşınıza aynı cümleyi yazılı olarak okutun. Bu cümleden ne anladığını size söylemesini isteyin. Cevabı veren arkadaşınızın sözlerini yine aynı şekilde kaydedin. Duyarak verdiği cevapla yazılı olarak algılayıp verdiği cevap farklı olacaktır. Aynı şekilde televizyonda bir spikerin sizin yazdığınız aynı cümleyi söylediğini düşünün. Bu defa aynı cümleyi farklı bir şekilde anlayacaktır. Çünkü görüntü ve ses suni bir vasıtayla kulağa geliyor ve oradan şuurun yorumuna kendini bırakıyor. Şuur bütün bunların yanında ayrıca o cümleleri duyarken kişinin hissettiği acı, korku, hüzün, mutluluk gibi duygu hallerini de kapsayan büyük bir yorumlamayla anlamı kendine göre yeniden şekillendiriyor. Yani her konuştuğumuz kelime, her anlam yaşadığımız tecrübelerle de değişime uğruyor. Beynimizdeki bu kadar farklı değişimi analiz eden nöropsikiyatristler çok hızlı bir şekilde yorumlamaların ve iletişimin nasıl gerçekleştiğini inceliyor. Ve çıkan sonuçlarda konuşan kişilerin yeteneklerinin dillerine tesir ettiği görülüyor. 

MESLEKLER VE UZMANLIK   

ALANLARI DA DİLE TESİR EDİYOR

İyi bir müzisyenin konuşurken kullandığı kelimeler ve daha hızlı algılaması… Çok iyi bir matematikçinin dili kullanırken tıpkı bir matematik problemi çözer gibi olasılıkları hesap edip cümle kurması… İyi bir avukatın aşırı şüpheci bir dil kullanması gibi mesleklerin veya uzmanlık alanlarının da insanın kullandığı dili şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Uzmanlaşmanın en büyük tehlikesi uzmanlaştığınız alanın dışına yabancılaşmaktır. 

Bazen dilde uzmanlaşan kişinin (bir önceki yazıda bahsetmiştik) ikili ilişkilere yabancılaştığına da şahit oluyoruz.

Yazının başındaki soruya cevap mahiyetinde konuyu özetlemeye çalıştım. Fakat her yazı bir parça eksiktir.