Nebevi İnkılâbı Bugüne Taşımak

28 Kasım 2017 Salı

Diyanet İşleri Başkanlığımız, Peygamber Efendimizin (s.a) dünyayı teşriflerinin sene-i devriyesini miladi takvime göre Nisan ayına sabitleyerek “Kutlu Doğum Haftası” düzenliyordu. Bundan böyle ise, Efendimizin (s.a) doğumunu “Mevlid-i Nebi Haftası” adı altında ve hicri takvime göre kutlama kararı almış bulunuyor. Bu yıl, 29 Kasım’a tekabül eden Mevlid’in 25 Kasım’dan itibaren kutlanması, inşallah O’nu (s.a) doğru anlamaya vesile olur ve sonraki yıllarda yaz tatilinin rehavetine kurban edilmez.

Aslına bakılırsa, Rasûlüllah’ın (s.a) Tevhid mücadelesini ve örnek ahlâkını hayatımıza taşımak için O’nu bir hafta, bir ay, bir yıl anmak yetmez; Efendimizi (s.a) bir ömür boyu ve hayatın her ânında ve alanında kendimize örnek ve model almak gerekir. Bunu miladi takvime veya hicri takvime göre düzenlemek arasında da hiçbir fark yoktur. Doğrusu; ashab-ı kiramdan başlayarak, ilk nesiller Allah Rasûlü’nün (s.a) doğum gününü kutlamış değillerdir. Bu konuda, meşhur siyer âlimi merhum Zekai Konrapa’nın, “Peygamberimiz” isimli eserinde -Ö.Rıza Doğrul’dan aktardığı- önemli bir uyarı yer alır:

“Hazreti Peygamber’in doğduğu gün, ay ve yıl üzerindeki bu ihtilafların hikmetini anlamak için, İslâm’ın ruhuna nüfuz etmek lazım. Bütün bu ihtilafları kaldırmak mümkündü. Çünkü Peygamberimiz devrinde, bu değerli hadise tahkik edilir ve kat’i tarihlere bağlanabilirdi. Peygamberlerin hayatını en ince noktalarına varıncaya kadar inceleyen ashab için, bundan kolay bir şey düşünülemezdi. O halde bu kolay iş niçin yapılmadı? (…)Asr-ı Saadet Müslümanları, daha sonraki Müslümanları, puta tapıcılığın herhangi şekline saptıracak hareketten sakınmışlar, Müslümanların birtakım görenekler vücuda getirmelerine engel olacak her tedbiri önceden almışlardır. İlk Müslümanların çok derin ve yüksek manalar taşıyan bu hareketi, hakikaten tebcile layıktır. Daha sonraki Müslümanlarsa, Peygamber’in doğduğu güne kudsiyyet vermek arzusuyla hareket ederek araştırmalarda bulunmuşlar, bu yüzden ihtilaflara düşmüşlerdir.

Hazreti Peygamber’i anmak ve O’nu tebcil etmek isteyen bir Müslüman’ın herhangi bir güne saplanmasına lüzum yoktur. Kıymet günde ve saatte değil, şahsiyettedir ve o şahsın örnek tanınmasındadır. O şahsiyete karşı gösterilecek hürmet, şu veya bu günde merasim yapılmakla ifa edilmiş olmaz. Belki O’na, en samimi bağlarla bağlanmak ve O’nun ruhunu yaşatmakla mümkün olabilir. Bu yüzden, Asr-ı Saadet Müslümanları, mübarek tanıdığımız günlerden hiçbirinin tarihini tesbit etmediler. Çünkü o mübarek günlerin hatıralarını belli bir zamana bağlamak istemediler. Belki Müslümanların o hatıraları daima yaşamasını ve yaşatmasını öğrettiler. (…) Müslümanlık nazarında mübarek olmayan hiçbir gün ve hiçbir saat yoktur. O günü, o saati Müslümanca, Hazreti Peygamberi rehber ve örnek tutarak yaşayan insan, umulan her bereketi bulur. İslâm görüşü budur. Daha sonraki Müslümanların, İslâm yaşayışını birtakım göreneklere bağlamak üzere hakiki İslâm hayatı yerine birtakım merasim ve ayinleri yaşatmak için, bazı tarihler tesbitine kalkışmaları faydasızdır.”

Demek ki, Allah Rasûlü’nü (s.a) anmak için illa da belli bir gün, gece veya hafta tahsisine gerek yoktur; O (s.a), hayatın her anında ve her alanında örnek alınması gereken en güzel ve en mükemmel modeldir. O’nu doğru anlamak da, ancak onun kuşatıcı ahlâkını tüm hayatımıza hâkim kılmakla olur. 

Zekai Konrapa, Peygamberimizin doğduğu gün meydana geldiği rivayet edilen bazı olağanüstü olaylar hakkında da -İmam Buhari ile İmam Müslim’de böyle bir rivayet olmadığını belirterek-, “Asr-ı Saadet” müellifi Mevlâna Şibli’nin şu güzel yorumunu aktarır: “Hakikat şudur ki: Yıkılan Kisra’nın sarayı değil, bütün İran’ın saltanatı, Bizans’ın satveti, Çin’in azametiydi. Sönen ateş, Mecusilerin ateşgedelerinde parlayan alev değil, bütün dünyada küfrün ateşiydi. Kuruyan Sava gölü değil putperestliğin hâkimiyeti, Zerdüştlüğün kuvveti, Hıristiyanlığın üstünlüğüydü.”

Kadir-i Mutlak olan Allah (c.c) elbette her tür olağanüstü hadiseyi gerçekleştirmeye kadirdir. Ancak, esas olan Peygamberimize (s.a) verilen en büyük mucize Kur’ân-ı Kerim’i doğru anlayıp hayata hâkim kılmak ve onun Asr-ı Saadet’te gerçekleştirdiği muazzam inkılâbı bugünün dünyasına taşımaktır, vesselâm.

 

YORUM YAZ