THY - Ramazan

“Kâbe’nin Rabbine Andolsun ki Kazandım”

13 Şubat 2018 Salı

 

Afrin’de yuvalanan İslâm-ümmet-millet düşmanı terör örgütlerine ve onların arkasındaki emperyalist güçlere karşı yapılan “Zeytin Dalı Harekâtı” ile şehidler kervanına her geçen gün yeni isimler ekleniyor. Bu şehidlerden biri olan Ömer Bilâl Akpınar, vasiyetinde diyor ki: 

“Bu savaş Haç ile Hilâl’in, İman ile İnkârın, Hak ile Batılın, Küfür ile Tevhid’in savaşıdır...”

Bu cümleler, şehidlerimizin, uğrunda can verdikleri değerlerin neler olduğunu çok iyi bildiklerinin ipuçlarını ortaya koymasının yanında, “cenneti kılıçların/silahların gölgesi altında” gören bir şuura sahip olduklarını yansıtması bakımından da oldukça anlamlıdır…

İnancımız o ki, onlar kanları ve canlarıyla ‘büyük sınavı’ kazanarak cenneti hak ediyorlar… Tıpkı aldığı mızrak darbesiyle şehid olurken “kazandım!” diye bağıran sahabe Âmir b.Füheyre (r.a.) gibi… Onun öyküsünü Siyer-i Nebi dergimizden Mutlu Binici’nin kaleminden okuyalım:

“Hicretin dördüncü yılı idi… Necid bölgesinde oturan Âmiroğullarının lideri Ebû Berâ Medine’ye gelmiş, Peygamberimiz (s.a.) ile görüşmüştü. Ebû Berâ Müslüman olmadıysa da, Peygamberimizden (s.a.) Necid halkına İslâm’ı anlatacak muallimler göndermesini istedi. Efendimiz aleyhisselâm, Necid halkının, ashâbına zarar vermesinden endişe ediyor, onları tehlikeye atmak istemiyordu. Ebû Berâ, Müslümanları koruyacağına dair söz vermiş ve onları himayesine almıştı.

Allah Rasûlü (s.a), Suffe ashabından yetmişsahabeyi seçerek Necid’e gönderdi. Bu sahabeler mescidde yaşıyor, bütün vakitlerini Efendimiz (sa) ile geçiriyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) her gün onlara ders veriyor ve onların durumuyla bizzat ilgileniyordu. Kafile, Bi’r-i Maûne denilen yere geldiğinde içlerinden Harâm b. Milhân (r.a), Efendimizin mektubunu Ebû Berâ’nın yeğeni Âmir b. Tufeyl’e götürdü. Harâm, Âmir’i İslâm’a davet edip Efendimizin (s.a) mektubunu uzattığında Âmir ve adamları onu hunharca şehit ettiler. Sonra da kendilerini destekleyen kuvvetlerle Müslümanları muhasara ettiler. İslâm davetçileri kendilerinin savaşma niyetinde olmadıklarını, Rasûlüllah’ın (s.a) elçileri olduklarını söyledilerse de bunu onlara dinletemediler. Kılıçtan başka silahı olmayan müminler, kendilerinden kat kat fazla olan düşmanlarıyla kanlarının son damlasına varıncaya kadar savaştılar ve şehit oldular.

Âmir b. Füheyre (r.a.) de bu şehitlerin arasındaydı. O, kendisini öldürmek isteyen Cebbâr b. Sülmâ’yı İslâm’a davet etmiş, Cebbâr ise mızrağıyla ona saldırmıştı. Cebbâr’ın mızrağı Âmir’in sırtından girip göğsünden çıktı. Âmir son nefesini verirken: “Kâbe’nin Rabbine and olsun ki kazandım!” dedi. Cebbâr bunu anlayamadı. Adamı öldüren kendisiydi ve o, kazanmıştı. Bu adam neyi kazandığını söylüyordu? Ölen kazanır mıydı? Kafası karıştı, günler ve geceler boyu Âmir’in sözlerini düşündü. Araştırdı, sordu ve cennetin var olduğunu, Âmir’in de cennete gittiğini öğrendi. Cebbâr Müslüman oldu. İslâm davetçisi son nefesinde dahi bir kimsenin hidayetine vesile olmuş; şehit, âleme bir can daha vermişti.

Âmir b. Füheyre’yi (r.a.) şehit eden Cebbâr ve Müslümanları katleden ordunun komutanı Âmir b. Tufeyl, Âmir’in cesedinin göklere yükseldiğini ve daha sonra yeniden yere indirildiğini bizzat gördüklerini ifade etmişlerdir. Allah’ın Sevgili Rasûlü (s.a.), Âmir b. Füheyre’yi (r.a.) meleklerin defnettiğini haber verdi.

Efendimizin hicret arkadaşı, kâtibi, talebesi, cihad meydanlarındaki mücahidi Âmir b. Füheyre (r.a.), şehit olduğunda henüz kırk yaşındaydı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.), o ve arkadaşlarının şehadetine üzüldüğü kadar hiçbir şey için üzülmedi. Dostlarını vahşi bir şekilde katleden zalimlere günlerce beddua etti…”

Nisa 69. âyetteki “Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve sâlihlerle birliktedirler. Onlar ne güzel arkadaştır” müjdesine nail olup cenneti “kazanan” şehidlerimize binlerce selâm olsun.

 

YORUM YAZ