Eleştirinin eleştirisi

04 Temmuz 2017 Salı

“Eleştiri” deyince, bir kişi, eser ya da konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan edebi yahut felsefi metinleri; kendine has kuralları olan (Arapça ‘tenkit’, Grekçe ‘kritik’ denen) yazı türünü kastetmiyoruz. “Tenkit ibadettir” diyen eskilerin şerh, haşiye vb. ilmi ürünleri ise nerde!.. 

Sözde “eleştiri” adına genelde bir kişi, eser ya da konunun hep yanlışlarını, eksiklerini, hata ve kusurlarını ortaya dökerek o kişi-kurum, eser ya da konuyu zemmetmek amacıyla söylenen sözleri, yazılan yazıları, özellikle de sosyal medyada uçuşan mesaj ve görüntüleri ‘tenkit’ etmektir muradımız.

Yazık ki, eleştiriyi hep bu yaygın olarak tüketilen olumsuz manasıyla kullanıyor ve bu -sözüm ona- “eleştiri” türünü çok seviyoruz: Birilerinden söz edilmeye görsün; takdir etmek, hakkını teslim etmek veya hiç değilse anlamak yerine, öncelikle mevcut tüm eleştiri oklarımızı hoyratça atıyoruz hedefe. 

Eğer eleştirimize konu bir kişi, kurum ya da anlayışsa ve eğer biz bunlara “rakip-karşıt isek” veya “tutmuyorsak”, eleştiri adına her malzeme kullanılmaya değerdir; şu veya yoldan ulaşılan herhangi bir bilgi, haber ve görüntü tahkike, tetkike ya da ihtiyata lüzum görülmeden derhal ‘dost meclislerinde’, ekranlarda, sosyal paylaşım alanlarında ‘vukûfiyetle’ (!) çözümlenip yorumlanır ve hiç vakit kaybetmeden tüm gerçek ve sanal ağlar üzerinden ‘tıkla gitsin’ kolaycılığı ile etrafa yayılıverir…

“…hakkında bir bilginiz olmayan şeyi dilden dile aktarıp ağızlarınızda geveliyorsunuz…” (Nûr 15)

“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın…” (Hucurat 6)

Bu ilahi ikazlar; dedikodunun, gıybetin, ‘ince’ alayların, suizanların, iftiraların uçuştuğu şehvet ortamlarında hatırlanmaz bile… Başkalarının eksikleri, kusurları ortaya döküldükçe, çoğu insan kendi ‘kusursuzluğunun’ hazzını yaşar. Başkasının gözündeki minnacık çöpü görüverir de, genelde kendi gözündeki merteği görmez. Başkasını ayıpladıkça, alaya aldıkça kendi ayıbını ıskalar ve kibrini besler insan, besledikçe de böbürlenir. Sanır ki, yeryüzünde kendisinden daha iyi/üstün başka bir insan yok…

“Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin… Belki de onlar (o alaya alıp küçük gördükleri insanlar) kendilerinden daha iyi ve hayırlıdırlar…” (Hucurât 11)

Burada yaman bir soru soralım: Şu veya bu gerekçe ile beğenmeyip eleştirdiğimiz Müslüman kişi veya grupların Allah katında kendimizden veya kendi grubumuzdan daha iyi olabilecekleri ihtimalini geçekten hiç düşündük mü? Yoksa yeryüzünde tek iyi Müslüman benim/biziz diye mi vehmediyoruz?

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının! Çünkü zannın (büyük) bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkadan çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkup-sakının.” (Hucurât 12)

-‘Ama biz arkasından söylediğimizi yüzüne de söylüyoruz; üstelik yaptıklarını söylüyoruz’ itirazı hemen dillerimizin ucuna geliverir. Sözde ‘eleştiri’ adına genelde bu tür bahanelere sığınıp gıybetimizi haklı çıkarmaya çalışırız. Böyle bahaneler ileri sürenlere Rasûlüllah’ın (s.) ne dediğini de biliriz üstelik:

“Eğer söylediğin onda yoksa iftira etmiş olursun.”(Müslim, Birr 70; Ebû-Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23.)

Ve gıybet edene; “Dişini ayıkla! ... Sen kardeşinin etini yedin!” (Taberani) buyurduğunu… 

İmdi, önce ‘dişleri ayıklayıp’, sonra tövbe ve istiğfar etme vaktidir… Takdir ve hüsnüzan vaktidir…