Yeniden kendimize gelmek

03 Temmuz 2017 Pazartesi

İnsanlığın kurtarıcısı ve hidayet önderi Hz. Muhammed (sav), tarihte eşine rastlanmayacak büyük bir inkılap gerçekleştirmiş ve insanlığı cehaletten kurtararak, vahye dayalı bir toplum inşa etmiştir.

Kutlu Elçi, Allah davasını cihana hakim kılma mücadelesine yalnız başladı. Ayetlerin inmeye başlamasıyla kalpler cehaletten arındı ve Rasulullah (sav)’in etrafını saran halka genişleyerek, dünyanın tüm cephesine yayılmaya başladı.

Gücünü Allah’tan alan ve hiçbir maddi güce sahip olmayan Efendimizin hitap ettiği toplum bedevi bir toplum olup, şirkin ve kötülüğün zirvesinde yer almaktaydılar. Ahlak telakkileri, kültürleri ve inançları müptezel olan Arap müşrikleri, başlangıçta Rasulullah (sav)’in çağrısına kulak asmadılar. Hak ve adalet ölçüsünden tamamen yoksun olan müşrikler, İslam’ın kutlu ve evrensel çağrısı karşısında mum gibi eridiler ve kendilerini hakikate teslim etmekten başka çare bulamadılar.

Saadet asrı Rasulullah’ın kucağında büyüyerek kök saldı ve bedevi toplum dünyanın en medeni toplumu olma yolunda büyük mesafe kat ederek ilerledi. Yirmi üç yılda Medine’de devletleşen ve kurumlaşarak sosyal ve siyasal hayatı kuşatan İslam dini, egemen batıl güçlerin sömürgesi haline gelen kitlelere özgürlük ve adalet getirdi. Artık bundan böyle sömürgecilik, faizcilik, tefecilik, fuhuş, gasp ve her türlü kötülük sahneden çekilirken yerini adalete, sevgiye ve barışa terk eden cehalet, veda haccında son sillesini yiyerek tuş olmuştur.

Asr-ı Saadet’ten sonra başlayan saltanat, ısırıcı sultanlar dönemi ve tağuti rejimlerin yeniden tarih sahnesine çıkmasıyla insanlık sömürgeye, zulme ve adaletsizliğe yeniden kapı aralamış ve bugünkü duruma gelmiştir. Müslümanlar; kendilerini Allah’ın dininden bağımsız ve cahili idarelerin hükmüne layık gördüklerinden beri sömürülmeye mahkûm olmuşlar, izzetli hayat yerini zillete terk etmiştir. 

İslam’ın hayattan dışlanmasıyla ne kadar kutsalımız ve değerlerimiz varsa yitirdik. Gelinen noktada; ne inancımız, ne ilkelerimiz, ne ahlakımız ve ne de kültürümüz kaldı. Kendimize, özümüze yabancılaştık. Bizi biz yapan değerlere düşman olduk. Makam, mevki, para ve kadın uğruna satmadığımız, taviz vermediğimiz neyimiz kaldı?

İslam’a göre yaşamayı terk edince; zenginlerden alınıp yoksul, mustazaf fakirlere verilen zekatlar kalktı. Modern villalarda oturan, son model araçlara binen çağdaş Müslümanlar kapitalistleşti. Burnu Kaf Dağı gibi büyüdü, kibirlendi, müstekbir kesildi. Sanayi ve petrol gelirlerini hoyrat bir şekilde tüketen insan, açlıktan ölen insanları görmek bile istemiyor.

Yıllık 500 milyar dolarlık petrol sermayesine sahip olan Arap camiasını sömüren ABD zalimine ses çıkaramayan İslam ülkeleri öylesine perişan ki, buna rağmen hakka dönmemekte ısrar etmekte ve her geçen gün gerilemektedir.

Çok müthiş bir beyin göçü ve akıl fukaralığı çekiyoruz. Endülüs’te kurduğumuz insanlık üniversitesinin yerinde yeller esiyor. O üniversite ki; gönülleri cezbeden, medeniyet inşa eden, ilmi, adaleti aşılayan, dünyanın her tarafından talebesi olan bir üniversiteydi.

Kartondan üretilen, hiçbir manevi dinamiğe dayanmayan devletçiklerin kölesi olduk. Bir lokma uğruna beyin göçü yaşıyoruz. Çalışıp-çabalıyoruz, Batı’nın ürettiği bir dişliyi almakta zorlanıyoruz.

Kendimize olan saygımızı, heybetimizi, haya ve edebimizi yitirdik. Düşmanlarımız artık bizden korkmuyorlar. Osmanlı çınarını kurt kemirdi, artık yeşermesi mümkün değil.

İslam, topraklar düşmanların silahlarının deneme sahası oldu. Birçok yerde erkeklerimizi öldürüp kadınlarımızın ırzına geçtiler, çocuklarımızı katlettiler.

Müslümanları himaye eden koruyucu zırh, kalplerinde taşıdıkları imandı. İman kalemizden her gün bir tanesi düşmekte olan taşların yerini ne almakta? İbadetleri, aşkı, cihad şuurunu yitirdik. Öylesine dünyevileştik ki, ötekileri aratmaz hale geldik. Ne özümüz ve ne de sözümüz kaldı.

Topraklar ve gönüller fetheden ümmetin toprakları, gönülleri işgal altında. Bir zamanlar Müslümanların kadın ve kızları: “Yetiş ya Mu’tasım, yetişin ey Allah’ın orduları!” feryad ederken, düşman üzerine; “Ya Allah! diyerek yürüyen ve onların namusunu kurtaran yiğitlerin torunları, Bosna’da, Çeçenistan’da Filistin’de aynı feryadı yükselten kadın ve kızların çığlıklarını duyamadılar. Çünkü ümmetin selameti için uykusuz kalan Hz. Ömer ve Ömer b. Abdülaziz’ler artık yoktu. Müslümanlar birliğini korumaz ve dayanışma içerisinde olmazlarsa, Hicaz ve Bahreyn Irak’a yardım edebilir mi?

Belki biraz karamsar yazmış olabilirim. Düşünce ufkunuzu zorlar, iyi bir tefekkür ederseniz, acizane fakiri haklı görebilirsiniz. Ben yine Akif’imizin dilimden düşürmediğim güzel bir şiiriyle yazımı noktalayayım:

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!

Oku, şayed sana bir hisli yürek lazımsa;

Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.