Yeni Akit - M&S Asistans

İslamcılık nereye koşuyor?

28 Kasım 2016 Pazartesi

İslam, Türkiye’de tarihi olarak, Müslümanların hayatına yön veren en önemli temel dinamik unsurlardan birisi, belki de en önemlisidir. Osmanlı’da İslam, kişiye kültürel şekillenme vermekle kalmamış, bir ideolojik sistematik olarak meşrutiyet de kazandırmıştır. Yani İslam bu dönemde, sadece camilere hapsedilmemiş, bilakis sosyal hayatın bütününe hakim kılınmıştır.  Ancak, Osmanlı’nın son döneminde başlayan ama Cumhuriyet’in laiklik anlayışı ile şekillenen yeni ideoloji, kendine yer açabilmek için dini büyük çapta hem ideolojik, hem de kültürel alandan silmeye çalışmış, İslam’a ait ne kadar müessese varsa kapısına kilit vurmuş, direnen Müslümanları da en ağır bir şekilde cezalandırmıştır. 

Modernizmin savunucuları Cumhuriyet ilk döneminde İslam’ı modernleşmeye engel görmüş, bu yüzden de İslam sosyal ve siyasal alandan sürekli dışlanmıştır. “Modernliğe” giden kendi Batıcı meşruiyetini, Hıristiyanlığın kapitalizme nasıl uyum gösterdiğini irdelemeden, adeta İslam’ı diğer dinlerden başka bir şey olarak görerek, dinin kontrolü çok partili hayata geçinceye kadar bizzat devletin elinde olmuş ve bu yapının müntesipleri laik devletin gardiyanları tarafından denetlenmiştir. Türk laiklik sistemi dini, devletin kontrolüne veren nadir anayasalardan birine sahiptir. Bunun kökünde rasyonalist bir felsefe yatar; aklın her şeyi bulabileceği dünyada dine yer yoktur. “Din varsa ve olacaksa da devletin kontrolünde olmalı, Müslümanlar hiçbir zaman siyasal çarka İslam’ın ilkelerini hakim kılmamalılar” anlayışı, eski Türkiye’nin en temel ilkesiydi.

Müslümanlar, Turgut Özal döneminde yeşeren Anadolu’nun yeni muhafazakâr burjuvazisi ile ittifak kurmayı becerdi. Onların dünya ile entegre olma, pazar ekonomisine sahip çıkma ama muhafazakâr hayat tarzından taviz vermeme beklentilerini kendisine şiar edindi. Edindi ama bu dönemden itibaren de İslam burjuvazisi oluşmaya başladı. Bunu yaparken de Erbakan’ın sahip çıktığı ve önemle 28 Şubat’ta tamamen dışlandığını düşünen muhafazakâr orta sınıf ile muhafazakâr fukaralara (topraksız köylü, kayıt dışı işçi,) da sahip çıkmayı ihmal etmedi. Ortak paydası muhafazakârlık olan kitleyi yenidünya düzeni içinde yakaladı. Yeni dünya düzeninden pay kapma ve söz sahibi olma dönemini kısmen yakalamıştık. Fakat bu dönemde hızla bir yerlere savrulmaya, kendi öz değerlerimizden uzaklaşmaya başladık. Erbakan’ın 1969’larda bağımsız hareket çizgisinde başlattığı İslamcılık serüveni Türkiye insanına ve siyasal İslam’a çok şey kazandırdı. Müslümanların bir devlet tecrübesiyle tanışmaları, Erbakan’ın Çiller ile kurduğu kısa süreli koalisyonla mümkün oldu. Başta D8’ler olmak üzere Yerli Sanayi hamleleri fincancı katırlarını ürküttü. Erbakan’ın iktidarı vesayet sistemine tosladı. Arkasında güçlü bir halk desteği olmayan merhum Erbakan, Başbakanlık anahtarını Çoban Sülo’ya teslim etmek zorunda kaldı. Ve arkasından yeniden zalim koalisyonlar dönemi başladı. Allah’tan bu dönem uzun sürmedi ve Refah Partisi ve Milli Görüş geleneğinden gelen Tayyip Erdoğan 2002’de Türkiye’nin direksiyonunu eline geçirdi.

Merkez-sağın lidersiz kaldığı bir dönemde doğal lider Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde AK Parti daha önce merkez-sağa oy vermiş muhafazakâr kitleleri de yanına alarak 2002 seçimlerini % 35, 2007 seçimlerini de % 47 gibi yüksek birer oy oranı ile kazanarak 2002’den beri Türkiye’yi tek başına yönetir hale geldi. Türkiye takriben 14 yıldır İslamcı ama serbest piyasacı AK Parti tarafından yönetilmektedir. Taşlar yerine oturmadığı için serbest piyasa ekonomisi ve darbeci Evren’in Anayasasından hâlâ kurtulamadık. Darbeci zihniyet Erdoğan döneminde de boş durmadı. En son FETÖ askeri darbesinden sonra şimdi de ekonomik darbe ile iktidara kast eden ayrık otları, dışarıdan da aldıkları destekle Türkiye’nin oturmaya yüz tutmuş sistemini alabora etmeye çalışıyorlar.

Bu süre içinde ülkede yaşanan değişimleri analiz ettiğimizde elbette artılarının eksilerinden çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. Fakir fukara gariban kitlelerin yüzü Erdoğan döneminde güldü ve hâlâ da gülmeye devam ediyor. Çocuklarımız hâlâ devletin verdiği kitaplarla okuyorlar. Şehirler arası duble yollar ve otobanlar şaha kalktı. Havacılık ulaşımında muazzam bir mobilite sağlandı. Sağlık sektörü iyileşti. Gecekondu hayatına son verildi. Refah seviyemiz yükseldi. Devletler arası rekabette Türkiye, uluslararası küresel güçlerle mücadele eder hale geldi. Ortadoğu’da söz sahibi olmaya başladık. Vesayet sistemi çökertildi. Asker sosyal ve siyasal alanda söz söyleme hakkına sahip değil. Şimdi asli görevini yapıyor. Kürt sorununu çözmek için çok büyük adımlar atıldı lakin kendilerini Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia eden teröristler bu güçlü atlımı baltaladılar. En önemlisi de çok merkezli politik anlayış dönemi başladı. Tek merkezli ABD endeksli politika dönemi bitti. Erdoğan, yerine göre topuna kafa tutabiliyor. 

Bütün bunlar çok güzel gelişmeler ve takdire şayan. Ancak İslamcılık, Müslümanlar elinde can çekişiyor. Rahat ortamdan faydalanıp İslam’ı daha iyi yerlere taşıması gereken biz Müslümanlar dünyevileştikçe battık. Savrulma ve erozyon başladı çoğumuzun hayatında. İslami kaynakların özüne yeniden dönerek, yaşadığımız çağa kafa yorup, önümüzü açıcı yorumlara, İslami dinamiklere ihtiyacımız var. Ahlak limanından uzaklaşmadan, modernite seline de kapılmadan silkinmeye ihtiyacımız var.

 

YORUM YAZ