Astana’dan Soçi’ye giden uzun bir yol

27 Kasım 2017 Pazartesi

Suriye meselesi, Soçi zirvesi ile askeri süreçten siyasi sürece evrildi.

Rusya’nın Soçi kentinde bir araya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Suriye’nin geleceğini masaya yatırdılar ve Astana’dan beri süregelen soruna bir nebze çözüm ürettiler. Ateşkes bölgelerinin ilan edilerek bölgede barışın sağlanması, akan kanın durması noktasında bu zirve elbette önemliydi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Suriye halkının öncülüğünde ve sahipliğinde yürütülecek kapsayıcı, özgür, adil ve şeffaf bir siyasi sürecin hayata geçirilmesine yardımcı olmak hususunda görüş birliğine varmış bulunuyoruz. Terörist unsurların süreçten dışlanması önceliğimiz” dedi.

Kritik ve samimi görüşmelerin yapıldığını söyleyen Erdoğan, terörist unsurlarının süreçten dışlanmasının Türkiye’nin önceliği olduğunun altını çizdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Rusya ile yoğun diyaloğumuz devam ediyor. Sayın Ruhani ile gerçekleştirdiğimiz ikili görüşmede iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi konusunda mutabık kaldık. Kritik ve samimi görüşmeler yaptık. Kalıcı çözüm için Cenevre sürecine katkıları görüştük. Suriye’nin siyasi birliği ve toprak birliği ile ülkemizin milli birliğine kastı olan terörist gruplarının süreçten dışlanması önceliğimiz. Ülkelerimiz arasındaki bu verimli iş birliğinin olumlu etki yapmasını ümit ediyorum.”

PEKİ, BU ZİRVE ESAD REJİMİNE YAKLAŞTIĞIMIZI GÖSTERİR Mİ?

İki yıl önce Esad gitti diye konuşulurken, muhalifler Şam›a bayağı yaklaşmışlarken, şu an için muhalifler alanlarını kaybetmiş durumdalar. Artık sahada ‘muhalif örgüt› olarak da çok fazla örgüt kalmadı, terör örgütlerinin daha fazla hâkimiyeti var. Gelinen sürece baktığımızda Putin’in geçtiğimiz günlerde Suriye’de hükümet güçlerinin kontrol ettiği toprakların oranının yüzde 98’e vardığı yönünde bir açıklaması oldu. Yani sahada denklem ve dengeler değişti. Tabiri caizse Suriye’deki savaşı Rusya ve müttefikleri kazanmış durumdalar denilebilir. Dolayısıyla Suriye savaşının başından beri dillendirdiğimiz “Esad gitsin” formülünü bundan sonra seslendirmemizin hem bir geçerliliği yok, hem de pratikte uygulanırlığı. Rusya bundan sonraki süreçte Esad’a daha fazla destek sunacaktır. Bu saatten sonra Rusya’nın Esad’a vereceği/verdiği desteği çekeceğini zannetmiyorum. Şimdi bize düşen; Fırat Kalkanı Harekâtı ile başlattığımız kazanımları yok etmemek adına, İdlib’i terörden temizlemek ve Afrin’den Akdeniz’e açılacak Kürt koridoruna engel olmaktır. Oluşturacağımız güvenli alanlara, bu bir vicdani meseledir diyerek topraklarımızda barındırdığımız 3.5 milyon Suriyeli kardeşlerimizin bir kısmını yerleştirebiliriz.

Bundan sonraki süreçte Türkiye için birinci tehdit Esad’ın kendisi değil, Suriye’deki terör örgütleri ve Kürdistan projesinin bizzat kendisi olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Astana ile başlayıp Soçi ile devam eden müzakerelerde olumlu tavrını takdir ediyoruz. Beni düşündüren; Türkiye’nin Kürt politikası veya PYD’ye yönelik terör örgütü görme yönünde yaklaşımı netice itibariyle Rusya’nınkiyle örtüşmez. Yılanın başı Amerika’nın destek verdiği PYD’ye Rusya’nın bakış açısı nasıl olacak? Buradan baktığımızda PYD de diğer Kürt gruplar da doğrudan krizin başlangıcından beri Esad karşıtı bir tutum izlemediler. Yani Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü PYD, muhalif grup olarak adlandırılmıyor. Rusya uzun vadede Kürtleri kaybetmek istemez. Moskova Kürtleri yedek kart olarak tutacaktır. Afrin meselesi nasıl Türkiye için çok önemli ve elimizdeki bir kozsa, Rusya açısından da Kürtleri kazanmada baskı yaratan bir koz olabilir.

 

  • İhsan Hocaİhsan Hoca1 ay önce
    Yeni Akit Gazetesi’nin Sayın Yazarları; yardımcı doçentlerin uğradıkları yabancı dilin baraj yapılma adaletsizliğini günlerce sizlere yazdım; üstelik bıktırasıya yazdım; üstelik yazılarınıza yorum yapmadan direşken bir tavırla sadece kendi konumu işledim; siz değerli yazarlar, bıkmadan, usanmadan, yüksünmeden, erinmeden aynı temalı yorumlarımı değerli sayfalarınıza taşıdınız; Allah hepinizi var etsin, her türlü kazadan beladan korusun. Ne var ki, Sayın Cumhurbaşkanının bile, 26 Temmuz 2017’de, yardımcı doçentlerle ilgili söylediği haklı sözlerinin görmezlikten gelindiği, ademe havale edildiği bir vasatta, benim gibi sıradan bir kişinin “…BAŞTA YABANCI DİL OLMAK ÜZERE HİÇBİR ALAN KUTSANMAMALI, HİÇBİR ALAN BARAJ YAPILMAMALI, HER ALANA DEĞER VERİLMELİ, HER ALANA PUAN VERİLMELİ, TOPLAM EŞİT PUANI YAKALAYAN HERKES DOÇENT VE PROFESÖR YAPILMALI…” biçimindeki Hz. Ömer’in adaletini andıran bir talebinin dikkate alınabileceği beklentisine, hatta umsunukluğuna düşülmemeliydi. Ne yazık ki, bu beklentiye düştüm. Hile hurdayla İngilizceden 65 puan alıp, hayatı boyunca 65 kitap bile okumamış olan binlerce insanın doçent, profesör yapıldığı bir ülkede; yabancı dilden aldığımız 55 puanını 65 puana çıkaramadığımız için, 5-10 yabancı dil puanı eksikliğimizden dolayı, yazdığımız onlarca makale ve onlarca baskı yapan kitaplarımıza rağmen, 20-30 yıllık öğretim elemanı hayatımızda mezun ettiğimiz 10 binlerce öğrencimize rağmen; 5-10 yabancı dil puanı eksikliğinden dolayı geri zekalı damgası yiyerek, yardımcı doçentlikten 3600 göstergeyle emekliye mahkum edilme eşiğine gitirildik. İşin fezlekesini arz edeyim: Artık size yardımcı doçentlik mağduriyetiyle ilgili yazı yazıp, bu haklı talebimi dillendirmeyeceğim. Sayın Cumhurbaşkanının haklı emrini duymazlıktan gelen bir yapı, benim gibi boydak bir insanın haklı talebini dinler mi? Dinlemez! Ama, siz, Yeni Akit Gazetesi’nin Sayın Yazarları beni dinlediniz ve günlerce aynı minval üzere olan bıktırıcı ama haklı taleplerimi değerli sayfalarınıza taşıdınız. Bin kere sağolun, varolun. Yaşamla aranıza bir engelin girmemesini diliyorum. Hoşça kalın.