3 yılda, ders verecek seviyede, Arapça öğrendi

Türkçe’deki nadir belagat kitaplarından birini hazırlamış olan Fatma Serap Karamollaoğlu, hem kitapları hem de genel olarak belagat ilmi üzerine dunyabizim'e konuştu. 

13 Temmuz 2015 Pazartesi 11:00
3 yılda, ders verecek seviyede, Arapça öğrendi

Arapça eğitimi dosyamız vesilesi ile literatürü tararken, İşaret Yayınları'nın peş peşe yayınladığı belagat kitapları dikkatimi çekti. Meani İlmi, Bedii İlmi ve Beyan İlmi isimli bu üç kitabın dışında, yine İşaret Yayınları tarafından yayınlanan “Kur’an’ın Edebi Dili” kitabını görünce, kendisiyle röportaj yapmak talebimiz oldu.

Bu röportajdan muradımız Türkçe’deki nadir belagat kitaplarından birini hazırlamış olan Fatma Serap Karamollaoğlu hanım ile, hem kitapları hem de genel olarak belagat ilmi üzerine konuşmak idi. Fakat konuşmamız buralara gelmeden, bizi etkileyen hayat hikayesini de dinlemek nasib oldu.

 

Ankara’da büyüdüm, neredeyse bütün hayatım Ankara’da geçti, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite. Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum ama aslında en çok fizik okumak istiyordum. Fiziği çok seviyordum, en sevdiğim dersti ama fizik okuyup da ne yapacaksın diyerek beni caydırdılar. O zaman tıp okuyayım dedim. Tıp bölümünü de çok az bir puanla kaçırdım. Eczacılığa girdim belki tıp bölümüne geçerim diye ama sonra vazgeçtim. Okul bitince de evlendim. Evlenince hemen çocuklar oldu ve ben tabi okuldan ayrı kaldım. Aslında akademik kariyer yapmak istiyordum.

Dini bilgi pek almamıştım o zamanlar. Bir tek babaannem ve anneannem örtülüydü. Örtülü olarak gördüğüm insanlar sadece onlardı. “yaşlı diye örtünüyorlardır” diye mi düşünüyordum hatırlamıyorum. Onlar örtülüydü ama onun dışında örtülü kimseyi görmedim hayatımda. Bir de üniversitede Iraklı örtülü birkaç kız vardı. Yani örtünmeyi hiç düşünmedim. Ama yazları Kur'an kurslarına giderdim. Çok severdim Kur’an okumayı.

O zaman ailede öyle bir eğilim var?

Var tabi, normal Türk Müslümanlığı. Ramazan’da oruç tutulur, teravih kılınır. Babamın Cuma’ya gidip gitmediğini hatırlamıyorum mesela. Babam sonradan dini yaşamaya başladı. Annem de namaz kılıyordu ama sürekli değildi. Ben namaza başlayınca o da devamlı kılmaya başladı. Ben de o zamanlar çok bilinçli değildim, bazen kılıyor bazen kılmıyordum. Bir taraftan da dini kitaplar okuyordum. Mesela ilk okuduğum kitaplar arasında Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnamesi vardı. Sonra da Ahmet Hulusi ve Yaşar Nuri Öztürk’ün kitaplarını okuyordum. Çünkü önümde yol gösterici bir şey yok. Ne geldiyse okuyordum. Sonra evlenip çocuklar olunca çocuklarla ilgilendim ama hiç ev kadını olup evde durmak gibi bir düşüncem yoktu benim. Oğlum bir buçuk yaşına gelip kızım da beş aylıkken bir kamu kuruluşunda iş bulduk. Sağlık teknisyeni adı altında. Bu iş iyi oldu benim için. Çocuklarla birlikte işe gidip geliyordum. Eşim de özel bir şirkette çalışıyordu. Bir taraftan da okuyordu. Sabah 7’de evden çıkıp gece 12’de geliyordu. Ben 22 yaşında evlendim.

İşte böyle bir süre çalıştım. Sonra eşimin Yarımca’ya tayini çıktı. Ben de orada bir kamu kuruluşuna nakil istedim. Bir buçuk sene sonra İstanbul’a tayinimiz çıktı. Eşimin satış teşkilatında çalışmasından dolayı farklı yerlere tayini çıkıyordu. Sonra tekrar Ankara’ya gittik, bu sefer diş taramasıyla ilgili bir işe girdim, biraz orada çalıştım ve sonra tekrar İstanbul’a geldik.

Peki bu aşamada dini kitaplar okuyor muydunuz?

Evet her zaman dini kitaplar okuyordum. Kur’an da okuyordum. Ama mesela Ankara’dayken Arapça öğrenmek istedim fakat kurs yoktu o zamanlar.

O zamanlar Tunus, Mısır konsolosluğunun kursları varmış sanki değil mi?

Evet vardı ama galiba yeri bize tersti ya da kurs akşamlarıydı. Çocuklar varken de bırakamadım herhalde vakit geç olduğu için ve o kurslara gitmedim.

Sonrasında tekrar İstanbul’a yerleştik. Bu sefer kalıcı olarak yerleştik çünkü eşim merkez ofiste satış genel müdürü olmuştu. Ben de aynı şirkete girdim. Dezenfektan ithaliyle alakalı olarak. Çünkü evde oturmayı sevmiyordum. Hastahanelere, ya da genel olarak Sağlık Bakanlığı'yla ilgili satış üzerine bir işti. Bu esnada ben İstanbul’da Türk-Arap Dostluk Derneği’nde Arapça kursu buldum. Ben o zamanlar örtülü değildim ama oraya giderken nedense başımı örtüp gidiyordum. Herhalde utanıyordum.

Aslında ben hep Hacca gitmek istiyordum. Kendimi bildim bileli öyle bir isteğim vardı. Küçükken bazı rüyalar görmüştüm ve bu rüyaları “bu çocuk büyüyünce Hacca gidecek” diye yorumlamışlardı. Herhalde bu yorum bilinçaltıma yerleşmiş. İşe girince eşimi ikna etmeye çalıştım. “Ben kendim de para kazanıyorum, artık hacca gitmek bana farz oldu. Sen de beni götürmeye mecbursun çünkü mahremsiz gidemem. E çocuklar da büyüdü” diyordum. Üç sene eşimi Hacca gitmeye ikna etmek için uğraştım. Eşimin ailesinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden senatör olan bir dayı var. Babası öğretmen ve laik bir insan. Gerçekten eşimi ikna etmek için tam üç sene uğraştım. O da “çocuklar evlensin ve biraz daha yaşlanalım” diye haccı ertelemek istiyordu. Standart Türk düşüncesi yani. Neyse, neticede karar verdik.

Niyet ettikten sonra bir gün radyodan mı televizyondan mı hatırlamıyorum, hac kayıtlarının bittiğini öğrendim. “Nasıl biter, daha 8 ay var” diyorum. Bilmiyordum ki nasıl bir prosedürü var? Tanıdıklarımdan kimse hacca gitmemişti. Bir tek babam gitmişti ama o da işyerinden görevli olarak bir Arap ülkesine gidince hac zamanı olduğu için Arabistan’a geçip hac görevini yerine getirmişti. Bizim hac için önceden kayıt yaptırılması gerektiğinden haberimiz yoktu. Neyse bir dahaki sene gittik. Giderken ben hâlâ özel şirketteki işimde çalışıyordum. Hac dönüşü şirkette çalışmaya nasıl devam edeceğimi bilmiyordum. Aslında hac dönüşü örtünmek gibi bir fikrim de yoktu. Namaz da, hac da yerine getirilmesi gereken bir görevdi. Örtünmek de öyle. Ama ben kapanırım diye de gitmedim. “İbadetlerin birini yapamıyoruz diye hepsini de bırakacak değiliz ya” diye düşünüyordum.

Şirketin de hacdan haberi yok tabi, izin alıp gittik. Ancak dönünce ben işyerinde rahat edemedim. Çalıştığım yer İslam’a hiç uymuyordu. Erkeklerle yalnız kalıyor, seyahate çıkıyor, her zaman namaz kılamıyorduk. İşyerim Zincirlikuyu’daydı. Yakınında cami vardı ama kilitli oluyordu. Öğle vakti gidip abdest alıp namaz kılacağım ama camiye giremiyordum. Cahillik de var tabii. Eşim genel müdür olduğu için kapısını kilitleyip kılabiliyordu. Ama mesela Cuma günleri toplantıları oluyordu ve diğer namazları kaçak göçek kılsa bile asla Cuma namazına gidemiyordu. Dedim ki ben, bu iş olmayacak. Ayrılmak istiyorum ama işi de çok zor bulduğum için ve ev kadını da olamayacağım için kıyamıyorum. Çünkü eşimin çalıştığı şirket nedeniyle rakibi olan ilaç firmalarına da beni almak istemiyorlardı. Zor bela eşimin çalıştığı şirkete girmiştim. Neyse, ayrılacağımı söyledim. Amirlerim de şaşırdılar, tam iş oturmak üzereydi. Tabi ama bilmiyorlar durumumu. Neyse sonuçta ayrıldım. Ama eşimin de haberi yok durumdan. Ben kendimce yazın umreye gideriz, ben de doğal süreçte kapanırım diye düşünüyordum.

İşten ayrıldıktan bir hafta sonra eşime örtünmek istediğimi söyledim. O da itiraz etmedi. Ama “emin misin” diye sordum. Çünkü çalıştığı şirkette benim örtülü olmam onun açısından sıkıntılı olabilirdi. Firmanın aile toplantıları, yemekleri vs. oluyordu. O da “kim ne karışır” dedi. Hepimizin cahilliği tabi, ne olacak bilmiyoruz. Oğlum Koç Üniversitesi'nde, kızım da lisedeydi. Oğlum hiç hoşlanmadı örtünmemden ve “ben seninle dışarı çıkmam” dedi. Ben de “sen bilirsin, evde hep beraberiz nasıl olsa” dedim. Sonra kızım da biraz tepki koydu. Biraz kıyafet bakmaya gittik ama nerde ne var bilmiyorum. Ömrüm Ankara’da geçmiş ama orada da tesettür kıyafeti nerede satılır bilmem. Kızım da bir iki ay sonra örtündü. Oğlum da “madem öyle, gelin sizi Akmerkez'e götüreyim” dedi. Kendi çevresi orada olduğu için sanki “ben sizden utanmıyorum” demek istedi. Örtündükten sonra hiç zorluk çekmedim. Bizden sonra annem de örtündü. Böylece üç nesil hemen hemen aynı anda örtünmüş olduk.

Tabi hemen bir Arapça kursu aradım. Birkaç ay Türk-Arap Dostluk Derneği'ne gittim ama orası kapandı. Sonra başka bir Hoca buldum. Irak Türklerinden Hasan Salih Hoca. Bunlar 1995 civarında oldu. Bu esnada ben 40 yaşındaydım. Şimdi altmış yaşındayım. Neyse, Arapçaya öyle başladım. Birkaç ay sonra Hasan Hocamız bize hat öğretmesi için bir arkadaşını getirdi. Hiç de aklımda yoktu. Hocanın gönlü olsun diye hat dersi aldık o yaz.

Eşim ayrılmak zorunda kaldı işinden. Namazlar problem oldu ve ayrılmaya karar verdi. Ben Mayıs'ta örtündüm. Tabi yılbaşında bizim toplantımız var ve İstanbul’un en iyi otellerinde yemeğimiz oluyor. Benim de örtülü olarak ilk katılmam. Swiss Otel'de. Ben de çok güzel bir kıyafet aldım. Çünkü protokoldeyiz. Herkes ama herkes bana bakıyor. Bir iki hanım bu kıyafetleri nerden aldın, bizi çatlatıyorsun dediler. O sene iki tane yemeğe gittim. Aslında her yıl sonunda 8-10 yemek olur. Ama ben davet edilmedim. Eşim ayrılmaya karar verince veda yemeği düzenlediler ve o toplantı da dahil bütün yemekleri eşsiz yaptılar. Ve şirketin tarihinde eşsiz toplantı hiç görülmemiştir.

Eşim ayrılınca birkaç teklif geldi, yeni kurulan ve bugün Türkiye’nin en büyük indirim mağazası zinciri olan firmaya genel müdür olarak girdi. Firmanın ortaklarından birinin annesi de hattat. Biz onlarla öyle tanıştık. O da bana hat dersi almayı şiddetle tavsiye etti. Hüseyin Kutlu var onun hocası. Beni ona götürdü. Böylece hat sanatına da başladım. Çok güzel günler geçirdik. Arapçaya devam ediyorum, hatta başladım, Üsküdar’da da Altunizade Kültür Merkezi'nde verilen temel İslami derslere devam etmeye başladım. İki senelik, haftada iki gün dersler veriliyordu. Bir grup eğitimci ders veriyordu. Tefsir dersi, ilmihal, hadis, kitap okuma dersi vardı. İki sene sonunda oradan da diploma aldım.

Hüseyin Kutlu'dan icazetiniz var mı?

Ever var. Sülüs ve nesih icazeti aldım dört buçuk yılda.

Çok çalıştınız o zaman.

Evet çok çalıştım. Bir şeye başlayınca hiç bırakmam.

Sonrasında Bilim ve Sanat Vakfı’nda Dücane Cündioğlu’nun tefsir dersine üç sene devam ettim. Herhalde ilk derse 300 kişi başladık, sonunda 6-7 kişi kaldık. Ondan da çok şey öğrendim. O bize dedi ki “telhis okumayan Kur’an’la ilgileniyorum demesin”. Ben de kim bu telhis, neyin nesi diye soruyordum. Meğer bizim Belâğat’mış. Gittim aldım Telhis’i. Hiçbir şey anlamak mümkün değil. Dedim ki bunu öğreneyim. Ama İstanbul’da bu dersi kadınlara okutan hiçbir yer yok. İsmailağa’da erkeklere öğretiyorlar. Kadınlara yok. Onlara öğrettiklerinin yeterli olduğunu düşünüyorlarmış.

Neyse, en iyisi bu kitabı yazan hanımı bulayım dedim. Buldum da; Medine Balcı. Hocanın sağlığı iyi değildi. Ama bana çok yol gösterdi Allah razı olsun. Ona hâlâ gidiyorum zaman zaman. 2001’den beri tanışıyoruz. Medine Balcı, adalar müftüsü Fahrettin Dinçkol Hoca’dan neredeyse otuz yıl boyunca her gün ders almış. Medine Balcı çok çok zeki bir hanım. Hafızası da kuvvetli. Şu anda tefsir yazıyor. 7 cüzü 7 cilt şeklinde yazdı. Bana bir yol gösterdi, ufuk açtı. Bu arada Altunizade’deki kültür merkezinde ders veren Fatma Bayram Hocabana “Bu kadar çalışıyorsun, pek çok şey öğreniyorsun. Neden ders vermiyorsun?’’ dedi. Hiç aklıma gelmediğini söyledim. O da “Aaa olur mu? Bak bir sürü Arapça öğrenmek isteyen var, sen bunlara Arapça öğret” dedi. Fatma hanım, öğrencileri, mekanı, zamanı ayarladı. Ben de böylece ders vermeye başladım.

Ne kadar sürede Arapça ders vermeye başladınız?

Arapça öğrenmeye başladıktan 3 yıl sonra.

Nasıl o kadar hızlı oldu? Arapça zor bir dil sonuçta.

Bu tamamen uydurma bir söz. Ben hiç inanmıyorum. Türkçe’de Arapça’dan geçmiş o kadar çok kelime var ki. Tabi öğrenci kelime yapısını bilmeyince o ilişkiyi kuramıyor. Kur’an’da bazı sayfalarda 20 tane Türkçede kullanılan Arapça kelime oluyor.

Neyse, Arapça ders vermeye başladım. Ders verince daha çok öğrenmem gerekti. Telhis kitabındaatlamalar vardı, bazı bahislerin yerleri değişmişti, anlaması çok zordu. Öğrenciler yetişiyor ve ilerliyordu, onlara bu dersi nasıl anlatacağım diye kara kara düşünüyordum. Bu arada biz ilk haccımızdan sonra sık sık umreye gitmeye devam ettik. Kızım da evlenip Riyad’a yerleşmişti. Orası güzel bir yer değil ama istediği an Mekke’ye, Medine’ye gidebiliyor. Ben de sık sık umreye gidiyorum. Ayetlerle uygulamalı Belâğat kitabı bulursam alayım diye kitapçılara da bakıyordum gittiğimde. Ne bulduysam aldım. O kitaplardan Belâğat’ı öğrendim. Bir hocadan ders aldım desem yalan olur. Düzenli bir eğitim almadım çünkü. Gerçi Medine Hoca’dan medrese icazeti aldım. Öğrencilerime de Allah sabır vermiş o zaman. Ders için bir kitap yetmiyordu. Önümde Arapça dört beş açık kitap vardı. Kimisi tarifi çok güzel yapmış, kimisi çok güzel örnek vermiş, kimisi şiirden örnekler vermiş. Hepsinden faydalanarak dersi anlatıyordum. Öğrencilerin de sayısı az değil. Yüzlerce öğrencim var. Evime giren öğrenci sayısı haftada 200 kişi. Baktım ki böyle farklı farklı kitaplardan okuyarak anlatmak hem benim için hem de öğrenciler için zor oluyor, en iyisi ben şunları güzelce bir özetleyeyim dedim. Kitabı yazmam böyle oldu. Çok büyük cesaret işiydi. Bu iş bana düşer miydi düşmez miydi bilemiyorum.

Aslında bu konuda Türkçe bir kitap yok sayılır. Yani bir iki kitap var ama yetersiz, pek bir şey anlaşılmıyor. Eğer varsa anlayan, onları tebrik etmek lazım. Bu vesile ile ilk önce Meânî, sonra Bedîi ve Beyân’ı yazdım. Şimdi de onları okutuyorum. Öğrenciler de ben de rahata kavuştuk.

Ders kitabı olarak mı yazdınız, ne kadar sürede?

Evet ders kitabı olarak yazdım. İki, iki buçuk senede. Ama tabi senelerin birikimi vardı. Çok şükür şimdiye kadar olumsuz hiçbir eleştiri de almadım. İnceleyen hocalarımız hep takdir ettiler.

Peki böyle bir eksikliği fark ettiniz ve aynı zamanda Arapça dersi veriyorsunuz. Neden Arapça üzerine değil de Belâğat’a yöneldiniz?

Çünkü benim derdim dil olarak Arapça değil. Gelenlere de söylüyorum bunu. Ben Arapça konuşmayı öğretmiyorum, benim öğrettiğim Arapça ile gazete de okuyamazsınız. Çünkü gazetedeki kelimeleri öğretmiyorum, sekülerizm, terörizm gibi günlük hayatta geçen kelimeleri vermiyorum. Ben Kur’an’a yönelik Arapça öğretiyorum. Kur’an ve Kur’an ilimleri üzerine Arapça öğretiyorum. Bunu biliyorum, bunu istiyorum ve bunu öğretiyorum. Ve Kur’ân’la ilgileniyorsam eğer, bu belâğatsız olmaz. Mümkün değil.

Belâğat öğretilen yerler var ama?

Öğretilen yerler inanın ki yok. Ben hiç öğrenen kimseyi görmedim. Bakın size bir şey anlatayım. Benim kızım Ürdün’e gitti, Ürdünlü biriyle evlendi, sonra Abu Dhabi’ye taşındılar. Abu Dhabi’de konsolosun eşiyle tanıştım, Türk asıllı ama anadili Arapça olan bir hanım. Arabistan’da hanımları okutmadıkları için Ürdün’de Arap dili ve edebiyatı okumuş. Abu Dhabi’de de kitap fuarı vardı. Bu hanımla tanıştığıma çok sevinmiştim. Birlikte gideriz diye düşündüm. Çünkü yabancı bir dilde kitap seçmek çok zor. Ne yazar ne de yayınevi tanırım. “Gidelim ama, ben Belâğat’tan anlamam” dedi. Arap Dili ve Belâğatı mezunu ve Belâğat bilmiyor. Çok şaşırmıştım. “Biz Belâğatı kopya çekip, ezberleyip geçtik, çok zor” dedi. Çok acı bir durum. Çok az var bilen, gönül veren çok az.

Doğu medreselerinde Avamil, Maksut, Şuruz-i Zehep, Molla Cami okuyup bundan sonra da Belâğat okutuluyor bazı yerlerde. Belâğat meselesi ne seviyelerde? Kabaca söylemeniz mümkün mü?

Düzenli bir eğitim olarak Belâğat dersi verildiğini düşünmüyorum. Bu yaz bir kaç doktora öğrencisine Belâğat dersi vereceğim. Çünkü bu alanda eksik var. Eğer üniversitelerde bu ders yeterince öğretiliyor olsa bu öğrenciler bana gelmezdi. İşini iyi yapmak isteyen ve Kur’ân üzerinde çalışan herkesin bu dersi bilmesi gerekir. Geçen yıl bir öğrenci geldi bana, bir özel üniversitede yüksek lisans yapıyor ve Belâğat dersi okuyor. Benden yardım istedi. Elinde incecik bir kitap vardı. Kitapta meânî, beyân, bedîi bölümleri var. Hoca her bölümden onar sayfayı tercüme etmesini istemiş. Kızcağız da onları tercüme etmekten aciz. Tercümeyi yaptık gitti. Şimdi bu kız tefsir alanında çalışacak. Nasıl olacak bilmiyorum.

Belâğat nedir peki?

Belâğat; bir manayı muhatabın anlayacağı en güzel şekilde anlatma sanatı olarak tarif edilebilir. Cümlenin kuruluşu manayı o kadar çok değiştirir ki! Mesela “Ali geldi’’ diyeceğim. Bu, 8-10 farklı cümleyle ifade edilebilir. Muhatabın durumuna göre bu cümleler arasında tercih yapılır. İsim cümlesi var, fiil cümlesi var, müzari fiil var, mazi fiil var. Tekidli cümleler var, farklı tekidler var. Bazen birden çok tekid yapılır. Bu şekillere göre o kadar çok şey değişir ki! Kur’an’da özellikle bunu çok rahat görebiliyoruz. Mesela Arapça’da zamirle cümle başlamaz, Türkçe’de de başlamaz. Ama mesela İhlas Suresi, Gulhuvallahu diye başlıyor. Buradaki Hüve zamiri kimi ifade ediyor? Veyahut Kadr suresi innaenzelnahu diye başlıyor. Hu nedir, kime gönderme yapar, yani neyi indirdik? Yok.

Yani o kadar çok konu var ki, bunlar bilinmeden olmaz. İlk Arapça eğitim aldığım Hasan hoca bize “madem bugün Arapça öğrenmeye başladınız, gidin eve, meallerinizi yakın” diyordu. “Meal insanı dinden çıkarabilir” diyordu. Ben onun bu sözlerini şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü o anlam zenginliği, o muhteşem üslup, hepsi kaybolup gidiyor. Bir de mana kayboluyor. Mesela Necm suresi var. Necm ne demek? Yıldız. Bütün kitaplarda, meallerde böyle yazılıdır. Halbuki necm’in üç manası var. Biri yıldız, biri ot, biri de kısım. Ve müfessirlerimiz diyorlar ki buradaki yemin, yani wen necmi iza heva şeklindeki yemin; Kur’ân’a yöneliktir. Yani “düştüğü zaman necme yemin olsun ki” sözünde Elmalılı necm kelimesini tercüme etmemiş, olduğu gibi bırakmış. Çünkü oradaki necm Kur'an'a işaret ediyor, yıldıza değil, çünkü arkadan da vahiy geliyor. O hevasından konuşmuyor, yani vahiy konuşuyor. Dolayısıyla bunun vahiy olduğu kesin, yani necm yıldız manasında değil kısım manasındadır. Çünkü Kur'an kısım kısım nazil olmuş.

O zaman bu incelik Belâğatla anlaşılabilir diyorsunuz?

Evet. Mealler ve tefsirler için Belâğat olmazsa olmaz bir ilimdir. Zaten eski âlimler de Kur’ân üzerinde çalışmak için bilinmesi zorunlu 12 ilim saymışlar. Bu 12 ilmin üçü Meânî, Beyân ve Bedîi’dir. Ama Türkçe’de maalesef mealleri yazanların çoğu kopya yapıyor, emek harcamadan, yazdıklarının ne manaya girdiğini düşünmeden yazıyor. Neyse, o konuya hiç girmek istemiyorum. Tabîi emek harcayanların hakkını yememek lazım.

Ama çok önemli bir şey bu söylediğiniz.

Evet tabi ki. Necm kelimesine yıldız manasını verdiğiniz zaman bütün mana uçup gidiyor. Yıldızla Kur’ân’ın ne alakası var diye düşünüyor insan. Aslında o kadar çok şey var ki, Belâğat'ı beş dakikada anlatmam mümkün değil. Mesela “bunu ben kırmadım” dediğimiz zaman cümle öyle bir kurulur ki bu mananın yanında bardağın kırılmış olduğu da ifade edilir. Yani bardağı kıran birinin varlığı ifade edilir. Ya da ortada fiil olmadan da bu cümle söylenebilir. Ben öyle bir şey yapmadım demek istenir. Bu iki mananın Türkçe’de de Arapça’da da kullanımı farklıdır. Bu farkı bilmeden biri meal nasıl yazabilir ki? Değil meal yazmak, ben Kur’ân’ı okudum, anladım bile diyemez. Ama günümüzde meal okuyup okuduğu bu mealden hüküm çıkaranlar bile var.

Bu nüansların tercümesi çok mümkün değil, değil mi?

Çok mümkün değil ama bazıları ifade edilebilir. Birkaç sebep var. Biri bu ilimleri bilmemek, biri yanlış anlamak, bir diğeri de belki art niyetli olmak. Allah şaşırtmasın. Aslında kimse bu yola şaşırayım diye çıkmıyordur herhalde. Sırf Belâğat da yeterli değil. Bir meal yazmak için 12 ilim sayıyorlar; tefsir usulü, hadis usulü, İslam tarihi bileceksin. Ben burada evimde ders verebilirim ama meal yazmaya kalkınca o kadar kolay değil o işler. Tefsir yazmaktan daha zor meal yazmak. Çünkü meal yazan, meali okuyanın onu Allah kelamı olarak algıladığını biliyor. Ben şunu soruyorum: Almanca biliyorsun, İngilizce biliyorsun. Bu dildeki eserleri aynı manada ve sanat bakımından etkili olacak şekilde Türkçeye çevirebilir misin? Hayır. O zaman Kur’an’ı nasıl aynı kabul edebiliyorsun? Üstelik bu kul değil, Allah kelamı. Bu Arapça kitabı yazan da insan değil, Allah. Son yüz yıla kadar meal yazılmamış ki Türkiye’de.

O zaman doğru bulmuyorsunuz meal yazımını?

Düz meal olmaz diye düşünüyorum. Muhakkak dipnotlu, açıklamalı olmalı. Ayrıca bir kontrol kurulu olmalıdır. Belli bir birikimi olmayan kişilerin bu konuda kalem oynatmaları engellenmeli.

Malum herkes Arapça öğrenemez, Kur’ân’ı nasıl okumak icap ediyor o zaman?

Tefsir okumak lazım ama tefsiri de yazan insan yine sonuçta. Birkaç tefsir birden okumak gerekir.

Arapça öğretirken, bu konuda biri size danışırken ne öneriyorsunuz, zor bulmuyorsunuz madem?

Evet. Arapçanın zor olduğunu hiç kabul etmiyorum. Benim öğrencilerim var. Genci de yaşlısı da, eğitimlisi de eğitimsizi de. Yirmi kişilik bir sınıfım var. Bunların içinde üniversite mezunu da ve ilkokul mezunu da var. İlk okul mezunu ama eline kitap kalem hiçbir şey almamış okulu bitirdikten sonra. Başarı açısından kim daha çok istekliyse o önde. Bir öğrencim bana “sıfat tamlaması diyorsunuz ama ben eve gidince çocuğuma soruyorum sıfat tamlaması ne demek diye” durunu anlatmıştı. Ama sınıfta en iyi notu o alıyor. Nasıl olur? Sınıfın da en yaşlısı. Eğer istiyorsan, bu işi kafana koyduysan, oluyor. Bunun şartı, formülü de istemek. Öğrenmek istediğin şeyi gerçekten istiyorsan, hocayı da seviyorsan oluyor. Çünkü öğrenmek muhabbetle alakalıymış. Onlar Kur’an’ı seviyorlar, beni de seviyorlar. Öyle olunca başarıyorlar. Burada manevi bir hava var, ilim zevkini alan vazgeçemez.

Ben bu aralar Türkler için Kur’ân’la ilişki kurmasını sağlayacak bir çalışma yapıyorum. Kur’ân’da geçen ve bir türevinin Türkçe’de kullanıldığı kelimeleri topluyorum. Basit bazı Arapça cümle yapılarını da ekleyip bir kitap hazırlamak istiyorum. İnşallah başarılı olurum. Bundan sonra da Arapça zor diyenlere bu kitabı veririm diyorum.

Şimdi Ramazan'da umreye gideceğiz, ben orada dersi özlüyorum inanır mısınız? Oradaki her şey muazzam güzel ama ben dersi özlüyorum. Umredeyken kütüphaneye gidip araştırma yapıyorum. İlmin lezzeti başka bir şey.

Siz bütün derslerinizi evinizde veriyorsunuz, öğrenciler nasıl buluyor sizi? Ben gelmek istedim mesela, pek Arapçam da yok, nasıl ulaşacağım size?

Bilmem, Allah gönderiyor herhalde. Arapça için ilk sene biraz kelime ezberletiyorum. Hayvanlar, meyvalar, saatler, meslekler, çoğullar, sıfatlar, bir giriş niteliğinde. İkinci senede kitaba başlatıyorum; Nahvul Vadıh var, onu üç sene okutuyorum, onun yanında da fiileri veriyorum. Ondan sonra da Belâğat’a ve tercüme yapmaya geçiyoruz. Diğer bazı günlerde de tefsir, hadis ve ihya dersleri oluyor. İsteyen herkese kapımız açık.

Türkçe Belâğat modern Türkçe açısından yok gibi bir şey. Bu durum Belâğat öğrenilmemesi ve öğretilmemesiyle veya ciddiye alınmamasıyla alakalı olabilir mi sizce?

Bu sene bir grup kurduk biz. Cumartesi günleri 15 kişi tıp okuyan ve mezun öğrenciler. Onlar leb demeden leblebiyi anlıyorlar. Süperler yani, onlar Belâğat konularını biliyorlar. Cinas diye bir şey var diyorum mesela, “a hocam biz biliyoruz, lisede okuduk onu diyorlar”. Az da olsa biliyorlar. Ama Arapçasına çok aşina değiller tabii. Şu anda üniversitede olanlar da Belâğat’ın şiir yönüne hakimler. Onlar da Kur’ân’la Belâğat ilişkisinin üzerine tam olarak eğilmemişler diye düşünüyorum. Aslında işini iyi yapmak isteyen bunu öğreniyor tabii ki. Ama sıradan iş olsun diye çalışanlar zaten verilen dersi de almıyorlar. Bu her alanda böyle maalesef.

Başka çalışmalarınız var mı?

Belâğat kitaplarımın yanında daha önce derlediğim ve tercüme ettiğim bazı ufak kitaplar vardı, onlardan da bahsedebilirim kısaca.

‘’Kur’ân’ın Edebi Dili-Lafız Mana Uyumu’’ isimli kitap, Samerrai isimli bir âlimin. Kur’ân’da aynı konunun farklı lafızlarla ya da cümle yapılarıyla anlatılması konusunu inceleyen muhteşem bir kitap. Okurken de tercüme ederken de büyük hayranlık duydum. Okuyan herkes de benimle aynı duyguları paylaşıyor.

“Kur’an’daki Dua Ayetleri”ni kendim için hazırlamıştım, onları yayınladım. Piyasada bu konuda bir çok kitap var ama bütün dua ayetlerini yazmamışlar. Bir nevi seçme dualar. Ben kendime bütün dua ayetlerini çıkartmıştım, çevremdekilerle konuşunca herkes öyle bir şey istediğini ifade etti. Yasin Yayınları basmıştı bu kitabı, şimdi piyasada kalmadı.

Bir diğer kitap da “Hastalıkla Arınma”. O kadar güzel bir risale ki. Başında bir hastalık, bir sıkıntı olan herkese moral kaynağı olan ayet ve hadislerden oluşan bir kitapçık. Çok beğendiğim için tercüme ettim ve bastık.

Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Burada biraz bölük pörçük hayatımdan ve son zamanlardaki çalışmalarımdan bahsetmiş olduk. Bunları şöyle bir toparlarsak şunları söyleyebilirim:

Ankara’da dini yaşamdan uzak bir çevrede büyüdüm. Memur bir ailenin çocuğuydum. Sıradan her Türk ailesi gibi Müslüman olduğumuzu ikrar ederek ama Müslümanlığın gereklerini tam olarak yerine getirmeden yaşıyorduk. Yazları Kur'an kursuna gidiyordum ve dine merak duyuyordum. Her zaman hacca gideceğim duygusuyla yaşadım. Hacca 40 yaşında gittim. Hacc; hem eşim, hem benim, hem de ailemiz için bir dönüm noktası oldu. Hacdan sonra Arapça öğrendim, temel İslami ilimleri öğrendim, hat kursuna gittim ve icazet aldım. Bu dönemde ailecek Müslümanlığın gereklerini yerine getirmeye başladık. Duyduğum her seminere, kursa gittim. Çok kitap okudum. Temel bir dini eğitimi tamamladım zannediyorum. Sonra merak duyduğum Kur'an ilimlerine yöneldim. Çok çalıştım. Evde kendi kendime hafızlık yaptım. Üniversiteyi bitirdiğim zaman hayalimdeki akademik çalışmaları evimde istediğim konularda yaptım. Bu esnada eşimin desteklerini de ifade etmeliyim. Evde oturan ama sürekli çalışan bir kadınla yaşamanın çok kolay olmadığını zannediyorum. Ama o beni her zaman destekledi. Ders vermeye başlayınca hem bildiklerim oturdu, hem de paylaşmanın, insanlara faydalı olmanın zevkini tattım. Şimdi de hayatım ders vermekle ve kendimi geliştirmek için ilim yapmakla, Kur’ân’la geçiyor. Hayatımızın en huzurlu ve mutlu günlerini yaşıyoruz. Huzur İslam’dadır sözünü tadarak tasdik ettik. Bu mutluluğu çevremizdekilerle paylaşarak yaşıyoruz el hamdu lillah.

Haber Tarihi: 13 Temmuz 2015 Pazartesi 11:00
  • Muhammet görkenMuhammet görken1 yıl önce
    Bende arabça ÖğRenmek istiyorum yardimci olurmusunuz muhabbetle kalin
  • yasin colak yasin colak 2 yıl önce
    Bende ögrenmek istiyorum yardımcı olurmusunuz
  • muratmurat2 yıl önce
    Selam
  • ErgünErgün2 yıl önce
    İlin hayatı 40 yaşından sonra başlamış ve bu denli başarılı olmuş. Helal olsunablamiz Fatmaya....

Günün Karikatürü

Yeni Akit Gazetesi - Günün Karikatürü 22.11.2017