2019 düzeni Malazgirt’te kurulacak

İslamcılık, Türk Siyasi Hayatı,Çağdaş Türk ve İslam Düşüncesi, İdeolojiler üzerine çalışmalar yapan Türk Düşüncesinde İslam, Anadolu'da İslam Ruhu, Zamanın Ruhuna Karşı Neoliberal İslamcılık, İslamcılığın İki Kurucusu ve Cendere kitaplarının Yazarı Ercan Yıldırım ile düşünce eksenli bir röportaj gerçekleştirdik.

21 Ağustos 2017 Pazartesi 08:18
2019 düzeni Malazgirt’te kurulacak

 Fatma Gülşen Koçak  -  Türkiye’de İslamcılık hangi evrelerden geçti. Dün neye talipti? Bugün gündemi nedir?

İslamcılık düşüncesi öncelikle belirtmek gerekir ki, devletin yani “İmparatorluğun resmi ideolojisi”dir... Bunu birileri kurtuluş ideolojisi, modern hareket gibi yorumlasa bile esasında bu toprakların temel tezlerini içerir. İttihad-ı İslam yani ümmetçilik, İslam aleminin kurtuluşu temel gayelerden biridir, haliyle merkez İstanbul’dur. Dün İmparatorluk, bugün ulus devlet İslamcılığı bir biçimde gündemine aldı. İslamcılık ve tabii olarak Osmanlı devlet erkanı batışı, çöküşü, gerileyişi İslam’da değil, Müslümanlarda gördü. Suçu İslam tarihine attı; tembellik, uyuşukluk, geleneksel İslam, İslam düşüncesinin tükenişinin müsebbibiydi. Halbuki bir gerçeği hayat görüşleri arasındaki farkı atladık. Bizim kapitalizm dışı dünyayı içselleştiren gündelik hayat ve ekonomi anlayışımız, devleti öne çeken siyasi kavrayışımız, Allah’ı merkeze yerleştiren, doğa, yaradılışla “uyum”lu yaşamayı öne çeken felsefemiz, vahdet-i vücud düşüncesi batı medeniyetinin yükselişini getiren sömürgeci, doğayı, dini, insanı değiştirip dönüştürebileceğini öngören rasyonalizm, pozitivizm, kapitalizm karşısında yenildi. Bu doğaldır, biz bu manada hiçbir zaman batı medeniyetini aşamayız! İslamcılık ve Türk düşüncesi ana akımken modern dönemde sıradan bir ideolojiye dönüştürüldü.

 

Dönüştürücü, öncü gücünü mü kaybetti İslamcılık?

Biz “kerim devlet” anlayışını kabul eden bir toplumuz. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir, halife “zıllullah” uyarınca Allah’ın iradesini yeryüzünde kullanan kişidir, devlet de yine bu araçlardan biridir. Batıdaki gibi birey kavramı bizde görülmez, devlet alır devlet verir, aslolan devlettir. Bu yüzden bin yıllık siyasi yapımızı “ya devlet başa ya kuzgun leşe” ilkesi oluşturur. İslam, vatan ve devlet toplumun vazgeçemeyeceği varoluşsal unsurlardır.

İslamcılık Malazgirt sonrası inşa edilen İslam, Türk, ehli sünnet, gaza omurgasının adıdır. Bunu bir takım isimler, İslamcılığı, ümmetçiliği kalkan yaparak kendi etnik ve grup aidiyetini öne çıkarmak isteyenler görmezden geldiler. Ümmetçiliği, evrensel bakış açısını vatan, toprak, devlet mefhumundan ayırmak istediler. Cumhuriyet idaresinin uygulamaları dolayısıyla devlet ile Kemalizmi eşitleyip İslami hassasiyeti olanları “devlet düşmanı” haline getirdiler. Tabi Kemalistler bundan hoşnut oldu. Mesela İstiklal Marşı uzun zaman “sistemin marşı” olarak görüldü; halbuki İstiklal Marşı Türkiye’nin bir İslam devleti olarak kurulduğunu kesinleştiren kurucu metindir; tüm unsurlarıyla devleti ve milleti bütünleştiren hassasiyete, ontolojiye, kaygılara sahiptir.

Tek Parti uygulamaları akabinde Demokrat Parti’nin getirdiği görece serbestlikler yepyeni bir İslamcılık ortaya koydu. 27 Mayıs, İslamcılığı öteki ideolojiler gibi yeni kalıplara soktu. Medeniyetçi bakış açısı güçlendi, Necip Fazıl’ın savunduğu İslami nizam kavramı geride kaldı, yine geleneksel tasavvuf hayatımızdan büyük oranda sapan yeni dini cemaat ve tarikat anlayışları güçlenirken bununla paralel olarak milletin inançlarını dışlayan “Kur’an İslam”ı kavramı ortaya çıktı. İslam toplumu-cahiliye toplum, İslam devleti-tağut devlet ayrımları İslamcıları toplumdan ve devletten uzaklaştırdı. 1980 sonrasındaki neoliberalizm İslamcıları kamuya yakınlaştırır, devlet varlığına oturturken kapitalist ilişki biçimlerini ve modernleşmeyi de hızlandırdı.

2013 eşiği İslamcıları ana omurgamızı hatırlattı, vatan, toprak, bayrak, İstiklal Marşı, hatta ehli sünnet vurguları ağırlık kazanmaya başladı. Tabi bunlar bir moda olarak görülmüyorsa...

 

Böyle bir tehlike mi görüyorsunuz?

Olamaz demiyorum. Türkiye sadece İslam aleminin değil kapitalist dünya sisteminin karşısına çıkabilecek ender birikimlerden biri... bu yüzden de sürekli denetim altındadır, baskılar, müdahaleler ve hainler bizde eksik olmaz. Arap hilafeti kavramı Anglo – Sakson aklın, Arap medeniyeti düşüncesi frankofon çevrenin icadı olarak İmparatorluğu ve sonrasında Cumhuriyet idaresini hep yalnızlaştırdı. 90’lı yıllardaki İslamcılık araştırmalarına bakarsanız İslamcılık sıradan ideolojilerden biridir.

Bakıyorsunuz İslamcılığı modern bir hareket diye tasnif edip daraltan, kısırlaştıran, Türkiye dışı etkileri yücelten, Gazzali sonrası parlak dönemi donma olarak gösteren yazılar yazanların bir kısmı ya FETÖ ile irtibatlı, hapisteler ya Anglo-Sakson, frankofon dünyanın Türkiye distribütörlüğünü yapıyorlar.

İslamcılık düşüncesini marjinalleştirmek, bir proje ve doktrin hareketi gibi tanımlamak hata... İslami hareketlerle İslamcılık aynı safa konulamaz. Bir program hareketi değildir. İslami hareketler en başta tavır sahibidirler, belirgin bir odağı, hiyerarşisi bulunur, İslamcılık düşüncesinin ise verili kadrosu, doktrini, hiyerarşisi yok, olamaz... bu açıdan ideoloji de değil. Haliyle Şemseddin Günaltay da Nurettin Topçu da İslamcılık düşüncesinin kapsamında yer alır, temelde Malazgirt sonrası ruha yeniden dönüşü savunur. Bugün de siyaset, bürokrasi, matbuat en çok Malazgirt vurgusu yapıyor.

 

Fetö yapılanmasının Türkiye’deki  izlerinin silinmesi için nasıl bir çalışma yürütülmeli?

FETÖ’nün izlerinden önce kendisinin silinmesi gerekir... FETÖ hala belirgin bir güce sahip... Yıllarca, tedbir, takiyye ve sızıntı kavramları etrafındaki stratejileri, itikadi yönleri nedeniyle FETÖ hala kurumlarda, kamusal alanın etkili yerlerinde bir biçimde “uyuyor.” FETÖ’nün mahkemelere intikal eden şahıslarından daha önemlisi zihniyeti inşa eden din anlayışının cari olarak varlığını sürdürmesi, beyin takımının yurtdışına çıkması, içerde kalanların da kamufle olmaları nedeniyle ben tehdidin azalmakla birlikte tümden yok olmadığını zannediyorum. Tavan ile taban arasındaki ayrımı, zihniyet dünyalarındaki aynılık ortadan kaldırıyor; zira tabandaki pek çok isim tutumlarından vazgeçmiş gibi görünmüyor. Taban tavanın Bankasya’ya para yatırma, sendikaya üye yapma gibi kendilerini açık edecek emirlerini hala sorgulamaktan uzaklar... 27 Mayıs rejiminin ektiği din anlayışı aktif biçimde sürüyor. Tabi bununla bağlantılı olarak dış güçlerin etkisine bakmalı...

 

Siz dış güçlerin etkisini ne derece görüyorsunuz?

Elbette çok yüksek görüyorum. Dünyanın pek çok ülkesinde hele otoriter idarelerde okul şubeleri açmak ancak dünyanın lordlarının desteğiyle mümkündür. Ondan daha önemlisi Türkiye’de FETÖ’nün örgütlenmesi de “sadece sızma”yla olacak gibi görünmüyor. Postmodern darbe dönemlerinde, laiklik hassasiyetinin yoğun olduğu, sıkı denetimin gerçekleştiği yıllarda yerleşmişler devlete. Bu, “sızma” ile açıklanmaz. Anlaşılan ülkemizde dünya sisteminin güdümünde etkili bir bürokratik mekanizma var, tam da bu günler için maşalar yetiştirilmiş.

 

Fetö güçlü olduğu dönemlerde aydınlardan, edebiyatçılardan kendisine epey destekçi buldu? Bu durumu nasıl izah ediyorsunuz?

Tabi sorulması gereken asıl soru, bu desteği bulmasından çok, daha düne kadar FETÖ ile kol kola olan, onların kurumları ve yayınevleriyle üne kavuşan isimlerin hiçbir şey olmamış gibi bugün yine kültürel alanda rahatlıkla yer alabilmeleri. FETÖ’nün kendisine destekçi bulması bir yana basamak atlamak, kitaplarını çok sattırmak, öne geçmek, kültürel alanda iktidar elde etmek isteyenler o cenaha geçmek için çaba sarfetti. Böyle bir kültür, edebiyat, yazı dünyası var. FETÖ’nün zihniyetini bildikleri halde güç için, yükselmek için, para kazanmak için rahatlıkla orada saf durdular. Ama insanların eylemleri dolayısıyla ceremesini çekmediği yerin adıdır Türkiye. Kültür, yayın dünyasında FETÖ ağırlığı hala var ve güçlü.

 

Sizin yeni çıkan Cendere kitabınızda FETÖ Bir Zihniyettir, başlıklı bir yazı var...

Evet. Fetö bir zihniyettir.Burada kastım para ve kariyer uğruna kendini oraya teslim edenler kadar dini manada benzer yorumları güdenleri de içeriyor. FETÖ’nün, Gülen’in yöntemleri, mesiyanik ve kült’e dayalı alt yapısı pek çok yapıda canlılığını koruyor. FETÖ’ye ses etmeyenler, yükselmek için, kariyer için kurumlardaki varlıklarına onay verenler hep “zamanın ruhu”nun onlardan yana aktığını dile getirdiler. Benim asıl kaygılandığım husus insanların omurgasızlığı bir maharet ve erdem gibi göstermeye çalışmalarıdır. Bunda başarılı olunuyor da. Türkiye öyle bir ülke oldu ki, ülkenin kaynaklarını, değerlerini, potansiyelini kendi ikbali için kullanmayı İslami bir gerekçeyle meşrulaştırmayı başaranların kazançları yanlarına kar kalıyor.

 

Ülkenin yaşadığı talihsiz Fetö tecrübesinden sonra İslami grup ve yapılar bir özeleştiri sürecine girip ders çıkardılar mı?

Ben çıkardıklarını düşünmüyorum. Tam tersine bir pervasızlık hakim. Oysa ki dini grupların kendilerini daha sıkı otokontrole tabi tutmalarını beklerdim, halbuki pek çok yapı FETÖ’nün boşalttığı alanları işgal etmenin hesaplarını yapıyor. Bundan daha kötüsü, Gülen’in camide halkı kendisine bağlamak için kullandığı yöntemler, mesiyanik ve külte varan ifadeler başka versiyonlar halinde yürürlükte. Burada iki konu devreye giriyor: Türkiye’de İslam’ın merkezi ve ontolojik mahiyeti bu süreçte zarar görmeye başlıyor. Ayrıca devletin, kamusal alanda iktidar sahasının Müslümanlara, dindarlara, İslamcılara bir biçimde kapatılması için gerekçeler bir bir oluşturuluyor. Belki de en hayati vurguyu yapmak gerekir; dini yapılar bireyleri ruhen, manen, ilmen yükseltiyor mu, devletin ihtiyaç duyduğu kaliteli, nitelikli desteği sağlayabiliyor mu... bu soruların cevapları dini grupların kendilerini konumlandırdıkları yeri de işaret eder. FETÖ gibi devleti ele geçirmeye çalışmak sonuçta Türkiye’de dinin sadece devlet nezdinde kovuşturmaya uğramasına değil, millet ve toplum nezdinde meşruiyet sorunu açmasına neden olur.

 

15 Temmuza kadar bazı camialarda vatan, bayrak gibi kavramlara mesafe vardı. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz; 15 Temmuz bu yapıların zikredilen değerlerle barışmasını sağladı mı?

Türkiye bu manada bir normalleşme içine girdi; İslamcılar genel olarak 27 Mayıs ile başlayan İslamcılık düşüncesinin temel yönelimlerini terk ettiler. Bu kesimler kendilerini sorgularken 27 Mayıs’ın doğurduğu dini yapılarda herhangi bir hesaplaşma, otokritik, kendine çeki düzen verme istidadı bulunmuyor. “Namaz kılınan her yer vatandır” söylemi yerini Türkiye’nin İslam aleminde öncü mevkiine bıraktı. 15 Temmuz’daki sala-bayrak-vatan-millet vurgusu İslamcılık düşüncesinin modern dönemdeki yabancılaşmasını da örtecek tarzda ilerledi. İslamcılık Türkiye’nin vazgeçilmez ve öncü yönelimidir. Bin yıllık omurgayı koruduğu sürece İslamcılığın Türkiye’ye, bölgeye, dünyaya söyleyecek sözü çok; yeter ki verili aktivizmlerden, 90’lara özgü seküler ittifaklardan, seyyar nümayişlerden vazgeçilsin. İslamcıların bu açıdan parlak laflarla Ortadoğuculuk, ne idüğü belirsiz medeniyetçilik, Pers şalı örtülü irfancılık, Arapçılığı aşikar selefilik, temiz kavramları kirletmeye ve dejenere etmeye niyetli Türk Müslümanlığı yapmak isteyenlere karşı uyanık olması gerekir. FETÖ belasını defederken araya 90’larda da piyasa sürülen Türk Müslümanlığını sokuşturmak isteyenler, sloganlardan ibaret devrimcilik oynayanlar, milletin yaşayan İslamı’nı hala yerenler, mesiyanik görüşleri batınilikle birleştirenler meydanı boş bulabiliyor. Bayrak, vatan, yerlilik diyerek bu ülkenin kaynaklarını kendi değirmenine çevirmek, Türkiye’yi yine tarihi kaynaklarından uzaklaştıracak ittifaklara, maceralara sürüklemek isteyenler sürekli rol kapabiliyor. İslamcılar buna müsaade etmemeli. 

 

Bu çerçevede son zamanlarda sembolik sermayesi yükselen Yerlilik ve Millilik’ten ne anlamalıyız? Yerli ve milli olunmadan doğrudan evrensel olunamaz mı?

Bu kavramların hepsi görece ve konjonktürel etkilere sahip... Yerlilik çok rahat bir biçimde taşralılıkta kilitlenmeye, millilik ise bizim bin yıllık millet bağımızı zedelemeye varabilir. Halbuki biz Türkler, nizam-ı alem anlayışını İslam’daki ümmet kavramıyla birleştirebildiğimiz için tüm dünyaya hitap edebiliyoruz. Yerlilik ve millilik kavramları batı ve kapitalizm dışı düşünmenin genel adıdır. Malazgirt’ten sonra kavileştirdiğimiz, İslam, gaza, Türk, ehli sünnet omurganın adıdır yerlilik ve millilik. Bu bakımdan günümüzde bu iki kelimeyi diline dolayan pek çok kişinin vurguladığım kavramlardan ürktüğünü söyleyebilirim. Millilik ve yerlilik trend olduğu için koroya katılıyorlar. Maun Suresi’ni korku ve ümitle, içi titreyerek hayatına geçirmekle başlar yerlilik ve millilik. Bizim batı dışı bir dünya hayalimiz var mı yok mu, ona bakmalı...

 

O zaman soralım, var mı?

Ben ciddi manada olmadığını düşünüyorum... Meselelerin ucundan tutmadan, biraz hazırcılıkla, riske girmeden kapışalım istiyoruz, bu sorunlu tabi... Sizin sözünüz dünya sathında ne derece tesirlidir. Bugün şirketlerin idaresindeki dünya sistemi, sadece bireylerde değil ulus devletlerde de belirgin endişelere neden oluyor. Fakat onun karşısına koyabilecek bir alternatif yok. Biz Müslümanlar olarak dinimizin iktisattan gündelik hayata kadar getirdiği temel ilkeleriyle dünya sisteminin köküne kibrit suyu dökebiliriz. İslam aleminde bu potansiyel sadece bizde var; eksik olan ne... irade ve şuur... Bu ruhu harekete geçirirsek sahiden yerli ve milli olabiliriz!

 

Türkiye düşünce üretiminde istenilen seviyede değil... sıkıntı nedir?

Düşünce kavramı öyle müphem kullanılıyor, öyle popüler saiklerle dillendiriliyor ki fikri sanki bir “program”, “manifesto” gibi algılıyoruz. Düşünceyi yine neoliberalizmin kavramlarıyla, bir fabrika mamulü gibi istenildiğinde “doğum yaptırılacak” canlı gibi telakki ediyoruz.

Düşünce hal’dir, yaşayıştır, gözlemdir, kaygılanmadır, dertlenmedir, içlenmedir... tabi ki pratik bir eylem alanıdır. Düşünce sonuçtur. Siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel yaşayışın sonucu... Düşünce, kervan yoldayken, yolun şartlarına göre hazırlamanın adıdır.

Hayatı kâr, tüketim, konfor üzerine kuran bir “toplum” beka kaygısına rağmen içinde bulunduğu durumu kavrayamaz, yani Kur’an’da geçtiği gibi söylersek akledemez... Durumunu anlayamadığı gibi geleceğini kuracak ve kurtaracak kavramları, hassasiyetleri, tavırları geliştiremez. Maalesef bize özgü kavramlara ve kaynaklara müracaat edemiyoruz, en fazla Tek Parti sonrasını tekrarlıyoruz. Halbuki kendimize özgü siyaset felsefesine, iktisadi anlayışa, dünya görüşüne ve tabi ki gündelik hayat pratiğine sahibiz.

Bunun için öncelikle yeni bir Allah-insan-alem yorumuna ihtiyacımız var. Alemi, insanı bugün batı medeniyeti gibi görüp, algılıyoruz. Düşünme tam da kritik dönemlerde, hayatiyet kesbeden evrelerde ortaya çıkar.

 

Bugün Türkiye bu derece hayati süreçten geçmiyor mu?

Evet, mesele de orada zaten... Biz beka kaygısını iliklerimize kadar yaşarken bir vurdumduymazlık, aldırmazlık hakim. Yani bir takım siyasi hareketlenmeler ve arayışlar var... 16 Nisan referandumunda yeni bir modele geçmeye karar verdik fakat millet olarak bütünlük içinde müşterek gelecek inşasına yönelemiyoruz. Bakıyorsunuz düşünce her zaman siyasi ve iktisadi buhranlarda nüvelenmiştir. Ebu Hanife kendi ekolünü siyasi merkezle olan ihtilafı üzerine geliştirdi... üstelik ekonomik rahatlığı bağımsızlığını getirdi. Gazali, batıni akımların siyasi merkezin ve kargaşanın ortasında reddiyelerle düşünceyi canlandırdı. İbn Arabi yine Endülüs mirasının üzerinde Anadolu’daki kargaşalara rağmen uç vermekte olan yapıyı, hareketlenmeyi görüyor. Düşünce rahat ve konforla gelmez, buhranlar, bunalımlar düşünceyi geliştirir. Said Halim Paşa’nın Buhranlarımız’ı bu bakımdan önemli... Tabi bir de kurduğunuz yapının dinamizmi için kaynakları yeniden yorumlamakla... Kınalızade’nin Ahlak-ı Alai’si ayrıca değerlendirilmeli. Ahmet Cevdet Paşa’nın ya da Tunuslu Hayrettin Paşa’nın metinleri de zeval vakitlerinde rehberi çağıracak düşünceye yaslanır. Bugün maalesef kaynaklara, kitaba müracaat etmekten çok batan gemiden mal kaçırmaya çalışan bir trol-aydın taife var.

 

 

Ak Parti döneminde Kültür atılımı gerçekleşmemesini neye bağlıyorsunuz. Bundan sonrası için ne yapılabilir?

Düşünce gibi kültür de sonuçtur!

Siyasi ve iktisadi dönüşümün, hükümet etmekle iktidar olmak arasındaki ince farkın sonucunda kültürel atılım, kültürel iktidar gelir. Bahsettiğim gibi biz kerim devlete göre düşünen bir toplumuz, istiyoruz ki kültürel iktidar, kültür atılım deyince devlet eliyle desteklemeler gelsin. Elbette Tek Parti döneminde böyle olmuş, birileri, seçilen bazı kimseler kültürel alanı egemenliklerine almış. Fakat kültür böyle gelişmez, siyasal rengin sonucunda kültür tezahür eder.

Kemalist ideoloji egemenliğini, kendi doktriner gücünü ortaya koyduğu, kısmen toplumu fakat büyük oranda kamuyu dönüştürdüğü için kültür savaşı verebildi, kültürel atılımı seküler bağlamda gerçekleştirdi ve kültürel iktidarı kurdu. Bugün kültürel iktidar seküler kesimde, Cumhuriyet elitinin ellerinde. Bu bizim kültürde geri kaldığımızı gösterdiği gibi siyasal ve iktisadi planda hala iktidarı tam manasıyla elde edemediğimizin işareti!

Eğer kültür savaşı verebilecek durumdaysak, kültürel iktidarı sağlayabiliyorsak siyasi ve iktisadi savaşı kazanmışız demektir! Hayır, bu olmadı.

Siyasi ve iktisadi kavgaya kültür çevreleri de inanmıyor.

Bizim kültürel iktidar ve kültürel atılımdan anladığımız kamu kaynaklarıyla “etkinlik” yapmak! Böyle kültür savaşı verilmez!

Kültürden anladığımız toplantı düzenlemek, matbu evrak seviyesinde yayın çıkarmak... sinema ve tiyatroda yokuz, resim ve heykel semtimize uğramamış, sergi deyince fuarcılığı anlıyoruz, roman yazmayan bir camiayız... Kültürel iktidar veya atılımın devlet kaynaklarından desteklemelerle değil siyasi ve iktisadi dönüşümle gerçekleşeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Bu da ancak el’an ürettiğimiz kültür metaını kaliteli kılmakla ve çeşitlendirmekle mümkün olur. Ben bu konuda da umutlu değilim...

 

Kemalizm sanatta, edebiyatta, mimaride ve birçok sahada tıkanmış durumda. Kemalizmin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bunu söylemek için çok erken... Tıkanma Kemalizme münhasır değil, Türkiye’de hatta dünyada bir yavaşlama, durgunluk var. Dünya sisteminin imparatoru ABD siyasi ve ekonomik atılım yapabiliyor, Holywood’da bir yavaşlama var mı? Türkiye’de dizilerden romanlara, kitap yayınından sosyal medyaya kadar hala gündemi seküler kesim belirliyor. Hala kitap yayınında üç-beş yayınevi etkili... Hala bir kaç gazete gündemi belirleme salahiyetine sahip. Hala mahalle farkı olmaksızın her kanalda aynı dizi, film, reality – şov programları izleniyor. Diriliş Ertuğrul gibi birkaç yayın ölçü olamaz... Kapitalist anlayış, kâr temerküzü çok sağlam, uluslararası finans kuruluşları ulus devletleri egemenliğinde tutmayı başarıyor; bu portre içinde Kemalizmin geleceği karanlık olamaz... Burada sorulması ve peşine düşülmesi gereken soru milli ve yerli vurguların Kemalizmi ortadan kaldırmaya mı yoksa içine girdiği tıkanmayı aşmaya mı yardım edebileceği... bunun cevabını verirsek, Türkiye’yi tarihi misyonuyla buluşturabiliriz.

 

Kürtçülük bu topraklarda tırmanış sergilemek için çırpınmasına rağmen genel olarak bir kabul görmüyor. Kürtçülerin sonunu nasıl görüyorsunuz?

Ben buna da katılmıyorum, HDP’nin 7 Haziran ve 1 Kasım oylarına hatta 16 Nisan’daki performansına bakmak lazım. Hendek savaşlarına, PKK’nın bariz etkisinin sonlandırılmasına rağmen siyasi manada bir gerileme yok. Kürt ulusçuluğunun belirgin bir ivme kazandığını görmeliyiz. Gelecek hakkında bir şey söyleyebilmek için antenleri İsrail’e çevirmeli... Irak’taki referandum, Suriye’nin geleceği ve Kürt koridoru yani dünya sisteminin başındaki “müttefiklerimiz”in kararları süreci belirleyecek; burada ipler ne kadar bizim elimizde bunu sorgulamalıyız. Müttefiklik kavramına yeni yorumlar getirmeliyiz. O yüzden siyasi manada neler yapacağımız, 2019 düzenini nasıl kuracağımızla ilgili!

 

Anadolu irfanı bu coğrafyaya ne katmıştır. Anadolu irfanını yok sayan bir din anlayışı bizi nereye götürür?

15 Temmuz ertesinde “Darbeye Karşı Anadolu İrfanı” diye bir yazı yazdım. Buradaki irfan kavramını bir takım çevreler bizim FETÖ’de gördüğümüz batıni eğilimler, mesiyanik zihinle özdeşleştirecek çıkarımların menşei yaptı. Bizdeki irfan, Türk metafizik anlayışının sonucu, gizemle, sırla, irrasyonel düşünceyle, sayıyla, kurtarıcı fikriyle çok ilintili değildir. Maalesef modern dönem dini yapıların pek çoğu bu irfan anlayışına sahip. Bizim irfanımız bin yıllık omurgamızı ihya ettirecek genel tavırları içerir. “Gavur memlekete, millete, dine, imana musallat oluyor” çerçevesindeki hassasiyetleri, Mevlid’deki, Ahmediye’deki, Muhammediye’deki, Mızraklı İlmihali’ndeki çerçeveyi içerir Anadolu irfanı. İhtiyatlı olmayı, şartların olgunlaşmasını, İslam’ın bekasını öne çeker.

 

Bazı yazarların Ehli Sünnet üzerinde oyunlar oynandığına dair iddiaları var. Böyle bir tehlike var mı?

Tehlike ehli sünnet kavramının içinin nasıl ve ne ile doldurulduğunda, nasıl anlaşılıp yorumlandığında... Bugün FETÖ’yü de besleyen bir “irfan” anlayışı yoğun biçimde dini akımların ilgisine mazhar... Bence asıl tehdit burada. Kimlerin ne gibi oyunlar oynadığını sarahaten bilemiyoruz. Oyun oynayanların kuklaları çok, oyuncuları bol, çıplak uyarıcıları kuvvetli, ikazları da maalesef sahici değil. Bu kargaşa içinde hakikaten bir düşman, dost tanımı yapamıyorsunuz, “sağduyu” dediğimiz, “Anadolu irfanı” dediğimiz tavır burada en büyük ışığımız.

Anadolu insanı çığırtkanlığın patikasına göz atarak hakikati bulabilmeyi başarmıştır her zaman!

 

Türk siyasetinin uzun yıllarına damgasını vuran Recep Tayyip Erdoğan’ın başarısının sırları sizce nelerdir?

Sır yok, açık seçik belli zaten! Cumhurbaşkanı Erdoğan karizma kavramının içeriğini tam manasıyla dolduran bir isim. Karizma, sözüne itimat edilen, açtığı yolda sorgulamaksızın ilerlemeye layık görülen manasına da gelir. Sandık bu yolun kesişimi; girdiği tüm seçimleri kazanan bir isimden bahsediyoruz. Vatandaşla girdiği diyalog karşılıklı güven ilişkisine sahip, vaatleri, yapabileceklerini ve yapamayacaklarını önceden açıkça söylemesine dayanıyor. İnsanımızın meselelerini biliyor, taleplerine vakıf, istenileni karşılayabiliyor. Reformist bir kişilik Erdoğan ama 2013 süreci, darbe girişimleri, hendek savaşları Türkiye’nin yeni bir siyasi modele kavuşması gerekliliği onu harekete geçirdi. Yeni yaklaşımlara sahip fakat bunlar halihazırda yeni bir söyleme bürünmedi. 2019 düzenine nasıl bir renk vereceği merak konusu, aktüel dilin niteliğini yükseltip kamuoyundaki kapsamını genişleterek reformist lider kimliğinden “kurucu lider” vasfına ulaşabilir.

 

Türkiye’yi hep Türkiye’den konuşuyoruz. Türkiye batıdan nasıl görünüyor.

Türkiye’yi, Türkleri en iyi batılılar okuyor, görüyor, yorumluyor. Bizi bizden iyi bildikleri kesin. Batı tuhaf biçimde bizi toplum olarak idare edebilme yeteneğine kavuşmuş, ihtilaflarımızı çoğaltarak ve diri tutarak kafamızı kaldırmamıza, kendimize dönmemize müsaade etmiyorlar. Tarihi potansiyelimizi, millet bağımızı, İslami ve Türk kimliğimizi, kurdukları medeniyete karşı koyabilecek irademizi iyi biliyorlar. Türk gibi yaşama, Türk-ce düşünme imkanlarımızı ellerimizden almayı da başarıyorlar... Bize özgü olanın bir an olsun hayat bulmasının ne derece tehlikeli olacağının farkındalar. Kaliteyi, seçme olanı, güzideyi, yüksek niteliği, rafine eğilimleri unuttuğumuzu biliyorlar. Hatırlattırmamak için, düzeysiz olanı yaşatmak için yeterli aşıyı da yapabiliyorlar, birazcık refah seviyesindeki yükseliş konformizmle sonuçlanabiliyor. Bu da Batının arayıp da bulamadığı bir yönelim.

 

 

Bu bereketli ve ufuk açıcı açıklamalarınız için teşekkür ederim...

Asıl ben teşekkür ederim, umarım meramımı anlatabilmişimdir.

 

 

Haber Tarihi: 21 Ağustos 2017 Pazartesi 08:18

    Günün Karikatürü

    Yeni Akit Gazetesi - Günün Karikatürü 21.11.2017