Farklı Hükümetlerin Soykırım Yöntem ve Taktikleri

Farklı Hükümetlerin Soykırım Yöntem ve Taktiklerini anlatan Dr. Mohammed Yunus'un Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarınca hazırlanmış eseri.


Tarih: 2017-09-07 17:39:30

Rakhine-Burma ittifakının planladığı komplo çerçevesinde muhtelif Burma rejimleri Müslümanları siyasi olarak marjinalleştirip dış müdahale ihtimalinin olmadığı durumlarda genel soykırım uygulamak için farklı strateji ve taktikler denediler. Direnişle karşılaşınca da göz boyama politikası benimseyerek Rohingya halkına karşı planladıkları büyük soykırım hedefine uygun şekilde, şartlara göre şiddetin dozunu ve biçimini değiştirerek devam eden bir strateji yürüttüler.

İngiliz Döneminde Siyasi Marjinalleştirme

İslam karşıtı bir dünya görüşüne sahip olan İngilizler, bütün sömürgelerinde olduğu gibi Arakan’da da aynı yaklaşımdan hareketle Müslümanlara yönelik ayrımcı bir politika izledi. 2. Dünya Savaşı’nda Japonlara karşı İngilizlerin yanında yer alan ve hayatları pahasına da olsa İngiliz seferberliğine katılıp Arakan cephesinde Japonların mağlup edilmesinde rol oynayan Rohingyalar, İngiltere tarafından ihanete uğradı. İngilizler Arakan’ın Budist nüfusuna iltimas geçerken Müslümanlar büyük bir ayrımcılığa maruz kaldı ve hiçbir zaman yüksek devlet kademelerine çıkmalarına izin verilmedi. İngilizlerin Arakan Müslümanlarına reva gördüğü ilk haksızlık, Rakhine-Burma ittifakının yönlendirmesiyle Müslümanları Burma’nın Hintli nüfusundan sayarak Rakhine-Maghları o toprağın yerlisi kabul etmek oldu.

Burma’nın İngiliz Rac’ından ayrılması gündeme geldiğinde, yine Rakhine-Burma ittifakının isteği doğrultusunda Londra’daki Burma Yuvarlak Masa Konferansı’na hiçbir Arakanlı Müslüman delege davet edilmedi. Oysa ki bu toplantıya Rakhine-Magh Budistlerinin üç temsilcisi ve tüm Burma’daki Hint Müslümanlarını temsilen bazı kişiler davet edilmişti. Böylece Arakan Müslümanları “Ayrılık” konusundaki görüşlerini dillendiremediler ve Burma’nın bağımsızlığına giden siyasi süreçte marjinalleştirildiler. “Burma’dan ayrılmalı mı?” sorusu hayati önem taşıyordu çünkü “Arakan Burma’nın parçası olarak merkezî yönetimin altında mı kalacak yoksa ayrılacak mı?” sorusu, bu ilk soruya bağlıydı. Böylece Arakanlı Müslüman liderler 1937’deki ayrılmadan sonra, İngiltere tarafından Burma’ya verilen “Yerel Yönetim” (kendi iç işlerini yönetmeleri) hak- kından faydalanarak yönetimin bir parçası olma şansını kaybetti. “Yerel Yönetim”in Arakan bölümü, kadrolarını 1942’de Burmalı Thakin liderleriyle iş birliği yaparak soykırım gerçekleştirecek olan Rakhine-Magh Thakinleri ile doldurdu.

1942 Müslüman Karşıtı Ayaklanma ve Katliam

Burma’nın Arakan’la birlikte İngiliz Rac’ından ayrılmasından sonra “Yerel Yönetim” kadroları Thakinlerin eline geçti. Burmalı yerel yönetim yetkilileri ve Rakhine-Magh Thakinleri Arakan Müslümanlarını katletmek için uygun fırsat kolluyorlardı. Thakin yöneticilerin o dönemde Burma’daki topluluklar arasında tırmandırdığı gerilim taşkınlıklara yol açıyordu. 1938’de Rangoon, Mandalay ve Burma’nın diğer büyük şehirlerinde çıkan Hint karşıtı ayaklanmalar, özellikle de Burma’daki Müslümanları etkiledi. O sıralarda 2. Dünya Savaşı ufukta görünüyor ve Japonlar Burma’ya saldırmak için hazırlık yapıyordu. İngiliz sömürge döneminde Burma’ya gelmiş olan yüz binlerce Hintli bütün yolları kullanarak, özellikle de Arakan yoluyla Yoma’dan İngiliz Rac’ına geçerek büyük gruplar halinde memleketi terk etmeye başlamıştı. Japonlar 23 Aralık 1941’de Rangoon’u bombala- dılar ve İngiliz birlikleri Arakan ve Burma’dan Hindistan’a geri çekildi. Bu gelişme, Burma ana karasındaki Hintliler ile Arakan’daki Rohingyalar arasında büyük bir dehşet uyandırdı. Zira İngilizlerin çekilmesinden sonra genel bir katliam yapmak için hazırlıklar zaten başlamıştı.

İngilizler çekildiğinde Arakan’ın yönetimi Arakan yüksek komiseri sıfatıyla bir Rakhine-Magh’a emanet edildi. Thakinler Müslümanların mallarını yağmalamaya ve talan etmeye başladılar. Japonlar 23 Mart 1942’de Akyab’ı bombaladı. Bombardımanın ardından bölgedeki İngiliz kuvvetlerinin tamamı arkalarında Thakinlerin eline geçecek büyük miktarda muhtelif cephane bırakarak Burma’yı terketti. Thakinler ayrıca belediye memurlarının, polis memurlarının ve jandarmaların silahlarına da el koydu. Bir gemi dolusu silah ve cephanelik Kyauktaw’da Komiser U Kyaw Khine ve Minbya’da Thakinlere teslim edildi. Rakhine-Maghlar artık planlanmış olan katliamı liderlerinden gelecek emirle başlatmaya hazırdı. Arakan’daki U Pinya Thiha (Budist rahip), U Tha Zan Hla, U San Kyaw Aung ve U Maung Kyaw isimli Thakin liderlerinin soykırım emrini vermeleriyle 28 Mart 1942 günü Müslümanlar barbarca katledilmeye başlandı.

2. Dünya Savaşı’nda Arakan Müslümanları İngilizlerin yanında saf tutarken Rakhine-Burma müttefikleri Japonların yanında yer aldı. Bu planladıkları katliamı yapmak için büyük bir fırsattı. Çünkü yaptıkları barbarca katliamlarla ilgili Japonların kendilerine hesap sorabileceğine dair hiç bir endişe duymuyorlardı. 1942 katliamının hedefi, İngiliz Rac’ı ile Burma arasında sınır oluşturan Naf Nehri’nin doğu kıyısında yaşayan tüm Arakan Müslüman nüfusu imha etmekti. Ama atasözünün de dediği gibi “Kul kurar kader gülermiş.” Müslümanlar üzerlerine doğru gelen ve Müslüman yerleşimlerini ateşe verip ahaliyi kılıçtan geçiren Rakhine-Magh katillerine karşı Buthidaung Savaşı’nda güçlü bir direniş gösterdiler. Rakhine-Maghların Buthidaung Savaşı’nda yenilmesi Müslümanlara Arakan’da yeniden yaşama hakkı verdi. Bir ay süren bu önceden tertiplenmiş katliamda 100.000’den fazla Müslüman öldürüldü, 294 Müslüman köyü tamamen yok edildi, evsiz kalan 500.000 kişi göç etmek zorunda kaldı, 80.000 kadarı da Bangladeş’e kaçıp oraya yerleşti.

Rakhine-Maghların yenilgisinden sonra Arakan Müslümanları Rathedaung ilçesindeki bazı bölgeler de dâhil olmak üzere Mayu Yarımadası’nı tamamen kurtardılar ve İngilizler “Barış Komitesi” adı altında geri gelene kadar bölgeyi yönettiler. Fakat 2. Dünya Savaşı sona erdikten sonra Magh-Burma ittifakı yarım kalan planlarını uygulamak için yeniden fırsat kollamaya başladı.

1947 Panglong Milletler Konferansı

İngilizler, İttifak Kuvvetleri’nin savaşı kazanmasına yardım eden sömürgelere bağımsızlık vaat eden Atlantik Paktı’na göre Burma’ya bağımsızlığını verme taahhüdünü yerine getirmek durumundaydı. Önceleri ülkesini Japonların istila etmesine yardım eden Burma ulusal lideri Aung San, İngilizlerin geri döndüğü son günlerde saf değiştirip İttifak Kuvvetleri tarafına geçti.

Bağımsızlık günü yaklaşırken ana kara Burma’daki Müslüman liderler gelecekteki siyasi stratejileri konusunda görüş ayrılığı içindeydiler. Tüm Burmalı Müslüman kuruluşları temsil eden Burma Müslüman Kongresi (BMK) Aung San liderliğindeki AFPFL Partisi’ne katılma kararı aldı. Arakan’daki Rohingyalar etnik ve tarihî kökenlerinin farklı olmasına dayanarak Arakan’da gelişen bu yeni durum içerisinde pozisyonlarını İngiliz hükümetine açıkça ifade ettiler. Arakan Müslümanlarının Budist Arakanlılardan ayrı bir halk olarak tanınmasını ve kendilerine bölgesel özerlik verilmesini İngiliz hükümetinden talep ettiler. Karen, Kachin, Shan, Kayah gibi Burma’daki diğer halklar Aung San’ı destekleyip Burma Birliği’ne katılmayarak ya tamamen bağımsızlık ya da kendi topraklarında bölgesel özerklik istediler.

Aung San bağımsızlık sonrası Burma’da bütün halkların Burma Birliği’ne katılmak istediğine İngiliz hükümetini ikna edemediği sürece İngilizlerin Burma’ya bağımsızlık verme konusunda bir acelesi yoktu. Aung San tüm ülkeyi dolaşarak bütün halkları birlik ve beraberlik içinde bir arada yaşam ilkesi üzerine Burma Birliği’ne çekmeye çalıştı ve bin bir güçlükle Shan eyaletindeki Panglong’da Burma’nın siyasi geleceğini müzakere etmek üzere bir milletler konferansı düzenlemeyi başardı.

Tarihî Panglong Konferansı 1947’nin Şubat ayında gerçekleşti. Aung San, Rohingyaların siyasi olarak marjinalleştirilmesi politikasıyla eş güdümlü olarak ve Rakhine-Magh entrikalarıyla uyumlu bir şekilde Panglong Konferansı’na Arakan Müslümanlarının temsilcilerini davet etmedi. Burmalı Müslümanlar AFPFL’ye katılmayı kabul ettikleri için Aung San Arakan Müslümanlarını yok saymada bir beis görmedi. İngilizler de Arakan Müslümanlarının Burma’da ayrı bir etnik grup olarak tanınma taleplerini göz ardı ederek onların Burma’nın siyasi geleceğini şekillendirecek müzakerelere katılmalarına engel oldu. Tüm Arakan halkını temsil eden Rakhine-Magh temsilcisi ise, Aung San ve Rakhine-Magh liderleri arasındaki gizli anlaşmaya uyarak Arakan’ın merkezî yönetimin altında kalmasını tercih etti.

Burma Milisleri Katliamı

Panglong Konferansı’ndan dışlanmış ve açıkça bir etnik temizlik politikasıyla karşı karşıya kalmış olan Arakan Müslümanları için Burma’nın bağımsızlığı âdeta bir lanetti. Bağımsızlık kazanıldıktan kısa süre sonra Burma rejimi Burma Milisleri adında %90’ı Müslümanların azılı düşmanı olan Rakhine-Maghlardan oluşan bir sınır muhafız kuvveti kurdu. Burma bağımsızlığını aldığı sıralarda Pakistan da -1947 Ağustos’unda- bağımsızlığını kazanmıştı. Yeni bağımsız olmuş ve Keşmir sorunu gibi büyük problemlerle boğuşan Pakistan, sınırının doğu yakasında olup bitenle ilgilenemeyecek kadar meşguldü. Ayrıca bu genç devletin savunma kapasitesi de komşu ülkede olanlara müdahale edebilecek kadar geniş değildi.

Rakhine-Magh olan Akyab bölge komiser yardımcısının emri altındaki Burma milisleri, hâkim havanın kendi lehlerine olduğunu fark ederek kuzeyde yeni bir etnik temizlik operasyonu başlattı. Müslüman erkek, kadın ve çocuklar makineli tüfeklerle tarandılar. Özellikle entelektüeller, dinî şahsiyetler ve köy ileri gelenleri tek tek vuruldu, yüzlerce köy ateşe verildi. Katliamda 10.000’den fazla insan hayatını kaybetti, 50.000 kişi de canını kurtarmak için Doğu Pakistan’a kaçtı.

İsyancıları Bastırma Operasyonu Adı Altında Etnik Temizlik ve İmha

Burma milislerinin, göçmenlik bürosu memurlarının ve Rakhine-Magh polis kuvvetlerinin zulmüne ve yerel yetkililerin yaptığı haksızlıklara dayanamayan Rohingya halkı silahlı mücadele için örgütlendi. Devlet ise direnişi kırmak için Müslüman bölgesine düzenli olarak geniş kapsamlı silahlı operasyonlar düzenlemeye devam etti. Bu operasyonlar sırasında on binlerce sivil yurtlarından edildi, tutuklanıp işkence gördü ve yargısız infaza maruz kaldı. Sınırdaki pek çok köy tamamen yakıldı veya boşaltıldı. Çok sayıda Müslüman Arakanlı Doğu Pakistan’a sığındı. Direnişi bastırmak için uygulanan sert tedbirlere rağmen direniş daha da ivme kazanarak Arakan’ın kuzeyindeki pek çok kırsal bölgede hâkim olmaya başladı. Bu durum, rejimin ve Rakhine-Maghların zihninde bir korku yarattı. Bu sırada Pakistan hükümeti de göçmen sorununu çözmesi ve Müslüman halkın mağduriyetine son vermesi için Burma’ya aralıksız baskı yapıyordu.

Soykırım Planının Ertelenmesi ve Normalleşme Politikası

Rejim, Rohingyaların artan direniş mücadelesinin uygulamak istediği soykırım politikaları için ciddi bir tehlike oluşturmasından korktu ve taktik değiştirerek etnik temizlik kampanyasına devam edebileceği daha uygun şartlar oluşana kadar soykırım planını bir süreliğine erteledi. Bundan sonraki hedefi isyanı izole edip etkisiz hale getirmek olduğu için, direnişi yatıştıracak bazı adımlar attı.

Bunun için de öncelikle direniş güçleriyle halk arasındaki uyumu bozacak güçlü siyasi hamlelerde bulundu. 25 Eylül 1954 günü akşam saat 20.00’de Burma Başbakanı radyodan yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında “Rohingya” halkının diğer halklarla her yönden eşit ve Burma’ya ait yerel bir etnik grup olduğunu ilan etti. Rohingya halkının bütün temel haklarını belli ölçüde iade etti. Müslüman milletvekili ve siyasetçiler de -artık mağduriyetlere son verildiğine göre- halka barışçıl yollardan daha fazla hizmet edebileceklerine inandırılarak iş birliğine ikna edildi. Direniş içindeki farklı fraksiyonların çekişmesinden bıkmış olan ve devlete karşı üstünlük sağlama şansı göremeyen siyasetçiler, Müslüman- ların durumunun iyileştiğini düşünerek insanları devletle iş birliğine girmeye teşvik etti.

Bu durumdan faydalanan rejim, direnişi bitirebilmek için sopanın ucundaki havuç formülünü kullandı. 1954 Kasım’ında direnişçilere karşı geniş bir kampanya başlatılarak Müslümanlar arasından direnişçilerle savaşacak bir “gönüllü birlik” kuruldu. Öte yandan direnişçi liderlere de barış çubuğu uzatılarak silahlı mücadelenin beyhudeliğinden dem vurulup silahlarını bıraktıkları takdirde taleplerinin karşılanacağı yönünde birçok vaatte bulunuldu.

Direnişi daha da yalnızlaştırmak için Başbakan U Nu ve Savunma Bakanı U Ba Swe en stratejik Müslüman bölgeler olan Maungdaw ve Buthidaung’u ziyaret etti. Bu dönemde Müslümanlar bölgede devlet yanlısı büyük mitingler düzenledi. Bu mitinglerde konuşan başbakan ve savunma bakanı, Rohingyaların bu toprağın efendileri olduğunu ve Burma’daki diğer etnik gruplarla her yönden eşit olduğunu söylediler. Ayrıca Müslümanların kalkınması için Mayu Sınır Yönetimi adlı ulusal bir Müslüman bölge oluşturulacağı da açıklandı. Yerli Müslümanlardan oluşan “Mayu Ye” (Mayu Polisi) adlı özel bir polis birliği kuruldu ve kamu düzeni sağlanmaya başlandı. Burma Radyo Televizyonu da diğer yerel programlar gibi haftada iki defa Rohingya dilinde program yayınlanmaya başladı.

Direniş artık halktan izole olmuştu. Kitlelerin desteği olmadan direnişin ayakta kalması gittikçe zorlaşıyordu. Rejim bir yandan direnişi dağıtmak için her geçen gün daha güçlü biçimde ilerlerken bir yandan da silahlarını bırakmaları için yalan vaatlerle Müslümanları kandırmaya çalışıyordu. Rejimin bu çabaları sonuç verdi ve direniş grupları arasında görüş ayrılıkları ortaya çıktı, fraksiyonlar arasındaki çekişmeler arttı. Sonunda rejim, Müslüman “Gönüllü Birlikler”ini kullanarak ve halkın da iş birliği ile direnişi tamamen silah bırakmak zorunda bıraktı. 1961 sonuna gelin- diğinde direniş birliklerinin çoğu hükümet güçlerine teslim olmuştu. Böylece rejimin Rohingya halkına karşı uyutma politikası hedefine ulaşmış oldu. Ancak direniş birlikleri silahlarını bırakır bırakmaz rejimin tavrı değişti ve direnişçilere bulunduğu vaatlerin hepsinden vazgeçti.

Etnik Temizlik Kampanyasının Askerî Darbeyle Yeniden Başlaması

1962 Mart’ında General Ne Win komutasındaki Burma ordusu kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirerek parlamentoyu dağıttı ve anayasayı askıya aldı. Ülke General Ne Win başkanlığındaki Devrimci Kumanda Konseyi tarafından idare edilmekteydi. General Ne Win, yönetimi ele geçirir geçirmez Rohingyalara karşı bir iftira kampanyası başlatarak yeniden etnik temizliğe girişti. Devrimci Kumanda Konseyi Arakan bölgesi yetkililerine Müslümanların hareketlerini kısıtlamaları, bütün Müslüman polis ve personeli kovmaları veya ülkenin ücra köşelerine sürmeleri ve tüm yüksek rütbeli memurların tayinini çıkartmaları veya emekliye ayrılmaya zorlamaları için bir tebligat gönderdi. Mayu Sınır Yönetimi ilga edildi ve Rohingyalara ait bütün sosyokültürel kuruluşlar yasaklandı.

Askerî rejim Rohingyalara uygulanan insan hakkı ihlallerini de artırdı. Keyfî tutuklama, işkence, haraç ve yargısız infazlar arttı. Bu tür haksız fiilleri gerçekleştirenler hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadı. Askerin Rohingyalara olan tutumundan cesaret alan Rakhine-Magh halk ile polis ve devlet memurları da Müslümanları her geçen gün daha çok taciz etmeye başladı. Çoğunluğu Rakhine Budistleri olan göçmenlik dairesi yetkilileri, Kuzey Arakan’da terör estiriyordu. Müslümanlara köylerini boşaltmaları ve baş- ka yerlere gitmeleri için tebligatlar gönderilmeye başlandı. Kyuaktaw, Minbya, Mrohaung, Pauktaw, Myebon kasabalarından binlerce Rohingya, göçmenlik dairesi görevlileri tarafından evlerinden, yurtlarından sürülüp zorla sandallara bindirilerek Maungdaw ve Buthidaung sınır kasabalarına gönderildi. Oradan da Naf Nehri’nin karşı yakasındaki Doğu Pakistan’a gitmeye zorlandılar.

1974’te Devrimci Kumanda Konseyi, askerî bir partiye dönüşmüş olan Burma Sosyalist Program Partisi (BSPP) tarafından tek partili sistemle yönetilecek Burma Sosyalist Devleti’ni ilan etti. General U Ne Win, artık sadece U Ne Win olarak partinin başına geçti ve devlet başkanı oldu. Arakan bölgesi eyalet ilan edildi ve “Rakhine eyaleti” adını aldı. Bu da eyaletin sadece Rakhinelere ait olduğu ve burada Müslümanlara yer olmadığı anlamına geliyordu. Bu dönemde BSPP’nin tüm yetkilileri ve Rakhine-Maghlardan oluşan Rakhine eyaleti yönetimi, Rohingyalara karşı insan hakkı ihlallerini artırarak pek çok kıyım gerçekleştirdi. Bunlardan en çarpıcı olan, Ne Win’in BSPP’sinin Arakan’da uyguladığı demografik transformasyondu. BSPP rejimi Müslümanların arazilerine, mezarlıklarına, sosyal alanlarına el koydu ve onlara ait pek çok ibadet yerini yıkıp yok etti. Arakan’ın diğer bölgelerinden ve Burma içlerinden hatta Bangladeş’ten Budistler getirtilip “Model Köy” adı altında Müslüman yerleşimlerinin ortasına yerleştirildi. Ayrıca Müslüman bölgesinde çok sayıda pagoda ve manastır inşa edilerek Arakan’a bir Budist toprağıymışçasına yeni bir çehre çizildi.

BSPP idaresi sırasında Ne Win Arakan’ı bir kez ziyaret etti. Anlatılanlara göre bu ziyaret sırasında Akyab havaalanı karşısındaki camiyi gördüğünde çok sinirlenen Ne Win, Kalalara yani Müslümanlara ait sembolleri hâlâ silememiş oldukları için Rakhine eyalet yetkililerini payladı. Akyab’daki toplantıda Rakhine eyaleti BSPP kurmayları eyaletin ekonomik potansiyelinden bahsederek Ne Win’e ekonomik kalkınma için bazı projeler gerçekleştirmeyi teklif ettiler. Ne Win onlara Kalaların işini bitirmeden böyle bir şeyin gereksiz olduğu cevabını verdi. O zamanki Batı Kolordu Kumandanı ve şimdiki Millî Demokrasi Cephesi genel sekreteri General Tin Oo, Akyab’daki yüksek rütbeli yetkililerle bir toplantı yaparak hükümetin gittikçe artan Kala problemini çözmek için yirmi yıllık bir plan tasarladığını söyledi. Yirmi yıllık plandan kasıt, Kalaların yirmi yıl içerisinde ortadan kaldırılmasıydı. Öte yandan göçmen makamları ve polisin Rohingyalara zulmü artarak devam ettiğinden Rohingyalar büyük gruplar halinde Arakan’ı terk etmek zorunda kaldı.

Bangladeş’le Sahte Dostluk

Bangladeş, 1971’de dokuz ay süren zorlu bir bağımsızlık savaşından sonra kuruldu. Buradaki bağımsızlık savaşı başladığında olayları yakından takip eden Burma, asla herhangi bir tarafın lehine veya aleyhine söz söylemedi; çünkü komşudaki savaşı kimin kazanacağı belli değildi. Bangladeş bağımsızlığını ilan eder etmez onu ilk tanıyan devletlerden biri -Pakistan’la olan dostluk ilişkisine rağmen- Burma oldu. Burma Bangladeş’i resmî olarak tanıyan altıncı ülkeydi. Burma’nın Bangladeş’i alelacele tanımasının altında yatan sebep, Bangladeş’in iyiliğini isteyen gerçek bir dost imajı vererek bu dostluk kisvesi altında Müslümanları imha planını yürütürken fazla dikkat çekmemekti. Burma güçlerince Arakan Müslümanlarına her gün uygulanan zulüm ve haksızlıklar bu süreçte Bangladeş tarafından ufak bir mese- le olarak görüldü ve 1975’teki BSPP hükümeti zamanında iki ülke arasında patlak veren göçmen sorununa kadar Burma en yakın dost olarak kabul edildi.

Şeyh Mucib’in Ültimatomu ve Burma’nın İvedi Cevabı

BSPP yönetimi altında Müslümanlara uygulanan baskı devam ederken, Müslüman köylerin boşaltılıp insanların yerlerinden yurtlarından sürülmesi gittikçe daha sık yaşanan bir olay haline geldi. 1975’te göçmen makamları Bangladeş sınırındaki bazı köyleri boşaltarak 5.000 Rohingya’yı zorla sınırın öte yanına, Bangladeş’e sürdü. Mülteciler Bangladeş’e girince bu durum hükümetin, medyanın ve uluslararası STK’larla Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) dikkatini çekti. Mülteciler geçici barınaklara yerleştirilerek kendilerine devlet ve BM tara- fından yardım sağlandı. Bangladeş Başbakanı Burma büyükelçisini makamına çağırtıp mülteciler 48 saat içerisinde geri alınmazsa Burma devletinin bunun sonuçlarına katlanacağını söyledi. Burma rejimi ültimatomun sert dilinden paniğe kapıldı. Şeyh Mucib’in Bangladeş halkına bağımsızlığını kazandıran güçlü siyasi karakteri ve bölgenin önemli gücü Hindistan’la olan son derece iyi ilişkileri dikkate alındığında Burma’nın Şeyh Mucib’in ikazlarını göz ardı edip ona kafa tutacak cesareti göstermesi mümkün değildi. Burma büyükelçisi mültecileri derhal geri alacaklarını bildirdi. Ardından mülteciler Arakan’daki evlerine dönüp yeniden yerleştiler. Ancak Rohingyalara karşı imha politikası alttan alta devam etti.

Bangladeş’te Siyasi Kargaşa ve 1978 Naga Min Operasyonu

1975 Ağustos’unda Şeyh Mucib’in suikastla öldürülmesinin ardından, Bangladeş derin bir siyasi karmaşaya gömüldü. Ülkede darbe üstüne darbe oldu ve nihayetinde Şeyh Mucib ur-Rahman kadar siyasi gücü olmayan General Ziya ur-Rahman iktidara geldi. General Ne Win bunun Arakan Müslümanlarına karşı geniş kapsamlı bir soykırım operasyonu başlatmak için uygun zaman olduğunu hesapladı, çünkü mevcut koşullarda Bangladeş’in meseleye müdahale etmesine imkân yoktu.

Bu plana göre Arakan eyalet makamları BSPP’deki en yüksek idari birim olan Devlet Konseyi’nin kontrolündeki göçmen dairesinin yetkilileri, polis ve orduyu kullanarak Rohingya halkına karşı Naga Min (Ejder Kral) kod adlı etnik temizlik operasyonunu başlattı. Devlete ait basın organları operasyonu nüfus kontrolü olarak tanımladı. Ama gerçek amaç, uygulanan vahşetle Müslümanları korkutup Arakan’ı terk etmeye zorlamaktı.

6 Şubat 1978’de en büyük Müslüman köyü olan başkent Akyab’daki Sakkifara köyünde başlayan operasyon kısa sürede tüm bölgeye şok dalgaları şeklinde yayıldı. Kadın-erkek, genç-yaşlı Müslümanların kitleler halinde tutuklanıp işkence görmeleri, tecavüze uğramaları ve öldürülmeleri Kuzey Arakan’ın diğer şehir ve köylerindeki Müslüman halkı da psikolojik olarak çökertti. Toplama kamplarında Müslüman kız ve kadınlara anne babaları ve eşlerinin gözü önünde tecavüz edildiğine dair haberler hızla yayılıyordu. Sonunda Naga Min ekibi Buthidaung’a ulaştı ve kasabayı cehenneme çevirdi. Gittikleri her yeri mahvediyorlar, arkalarında perişan halde köyler, kasabalar bırakıyorlardı. Bu dönemde kadın erkek on binlerce Müslüman zindanlarda işkence gördü ve öldürüldü. Çoğu kadın toplama kamplarında tecavüze uğradı. (bkz. Burma’da Müslüman Arakanlılara Karşı Soykırım, RPF, 1978)

Bu operasyonun vahşetinden korkuya kapılan ve canlarının, mallarının ve şereflerinin emniyeti tamamen belirsiz olan Müslümanlar, büyük gruplar halinde evlerini terk edip dağlık araziler ve dere yataklarından geçerek Bangladeş sınırına doğru ilerlemeye başladı. Yolda zorba Rakhine-Maghlar ve açgözlü güvenlik güçleri tarafından sistemli bir şekilde saldırıya uğruyor ve soyuluyorlardı. Pek çok mülteci rastgele açılan ateş sonucu öldü, pek çoğu da aşırı yüklü kayıklarla karşı kıyıya geçerken yükselen Naf Nehri’nde boğuldu. Sakinleri köyleri terk eder etmez Rakhine-Maghlar onların evlerini yağmalayıp ateşe verdi ve hayvanlarını kaçırdı.

Dehşet içindeki Müslümanlar sınırda toplaşıp Bangladeş’e geçmeye çalıştığında ise buna izin verilmedi ve sınırı geçenler tekrar geri gönderildi. Eşyalarıyla Naf Nehri’nin bataklıklarında sıkışıp kalan halkın dramı içler acısıydı. Bangladeş sınır polisi onları kayıklarına geri binip Burma’ya dönmeye zorluyordu. Ancak kara sınırındaki Taungbro köyünde Burma güvenlik güçlerinin toplaşmış olan mülteci kalabalığının üstüne ateş açarak onlarca mülteciyi öldürdüğüne şahit olan yerli ve yabancı gazeteciler, Bangladeş’i sınırı açmaya zorladı. Mülteciler kitleler halinde denizden ve karadan sınırı geçti. Kısa sürede mülteci sayısı 300.000’e ulaşmıştı. Buradaki insani durum korkunçtu. Mültecileri derme çatma kamplarda barındıran Bangladeş’in bu devasa sorunla baş etmeye gücü yetmiyordu. BM organları, STK’lar ve pek çok ülke bağış yaparak insani yardım operasyonuna destek verdi. Buna rağmen yetersiz yiyecek ve sağlıksız şartlar yüzünden birkaç bin insan öldü.

Bangladeş Burma üzerinde baskı oluşturup Burma vatandaşı olan mültecileri geri alması için yoğun diplomasi faaliyetine girişti. Burma ise katliamlardan kaçarak Bangladeş’e sığınan Arakanlıların Burma vatandaşı olduğunu inkâr etti ve onların nüfus kontrolü sırasında yasa dışı yollarla Burma’ya girdikleri için kovuşturmaya uğramaktan korkan kaçak Bangladeşli göçmenler olduğunu iddia ederek uluslararası kamuoyunun baskısına rağmen mültecileri geri almayı reddetti. Bir yurt dışı gezisinden dönmekte olan General Ne Win ile General Ziya ur-Rahman tesadüfen Dakka Havalimanı’nda karşılaştı. Burada yapılan karşılıklı görüşmede Ne Win mültecileri geri almayı reddedince General Ziya ur-Rahman Ne Win’e iki seçenek sundu; ya mültecileri geri alacak ya da Libya’nın yardım edeceği Rohingya gerilla savaşına hazır olacaktı. Ne Win cevap vermeden Burma’ya döndü. Ama meseleyi sakin kafayla tekrar düşününce tehlikeyi fark etti. Ziya ur-Rahman’ın Libya destekli gerilla savaşına dair keskin uyarısına karşılık Bengalli köleleri geri almayı reddetmek çok da akıllıca olmayacaktı. Kaldı ki sürekli baskı altında tutulurlarsa zaten ülkeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. Ne Win Ziya ur-Rahman’a mültecileri geri almaya ikna olduğunu bildirdi. İki ülke arasında mültecilerin iadesiyle ilgili bir anlaşma imzalandı. Naga Min Operasyonu’nunda Arakan’da ve mülteci kamplarında toplam 40.000 insan öldürüldü. Bu dönemde göç eden Arakanlıların 60.000’i Bangladeş toplumu içine karışarak oradan başka ülkelere geçti. Her şeyini kaybetmiş olan 200.000 kişi ise Arakan’a geri döndü.

Arakan Müslümanlarını Vatandaşlıktan Çıkaran 1982 Yasası

BSPP rejimi Müslümanları Arakan’ı terk etmeye mecbur bırakmak için onları resmî olarak yabancı ilan etmeye karar verdi ve ağır kısıtlamalar getirdi. 1979’da mültecilerin geri dönüşünden sonra Ne Win 1982’de meclisten yeni bir vatandaşlık yasası geçirdi. Bu yasanın amacı Rohingyaları “Vatansız” ilan etmekti. Bu yeni yasa, vatandaşları üç grupta sınıflandırıyordu: vatandaş, fahri vatandaş ve yabancı uyruklu olup vatandaşlığa kabul edilenler. Yasada “Vatandaşlık” bölümü altındaki üçüncü madde İngilizlerin Arakan’ı işgali olan 1823’ten önce Burma’ya yerleşen bütün etnik grupları “vatandaş” olarak sınıflandırmaktaydı. Fahri vatandaş veya yabancı uyruklu olup sonradan Burma vatandaşlığına geçtiği kabul edilen kişiler ise Burma’ya İngiliz idaresi zamanında girmiş olanlardı. Fahri vatandaşlar 1948 Burma Birliği Vatandaşlık Yasası’na göre başvuruda bulunup vatandaşlık almış kişilerdi, yine daha önce vatandaşlık başvurusu yapmayıp yeni başvuru yaptığı takdirde vatandaşlığa kabul edilebilecek olan kişiler yabancı uyruklu vatandaşlar olarak sınıflandırılmaktaydı. Ama yasanın dördüncü maddesine göre bir etnik grup üyesinin vatandaş sayılıp sayılmayacağı mahkeme kararına değil Devlet Konseyi’nin kararına bağlıydı. BSPP rejimi Rohingya halkının Burma’ya 1823’ten sonra gelip yerleştiği iddiasıyla Arakan’daki bin yıllık Rohingya varlığını yok sayarak onları “vatandaş” listesinden çıkartıp “vatandaş olmayanlar” grubuna soktu. Bu da “vatansız” oldukları anlamına geliyordu.

1982 Vatandaşlık Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından Müslümanların durumu iyice belirsiz ve endişe verici bir hal aldı. Ayrıca devletin Müslümanlara karşı kışkırttığı Rakhine-Maghlar galeyana gelerek bütün Arakan’da ayaklanma çıkardılar. Güney Arakan’ın Sandoway, Tongup, Gwa, Kyaukpyu, Ramree ve Cheduba kasabalarında camiler, medreseler ve ticaret yerleri pek çok Müslüman köyüyle beraber yakılıp yıkıldı. Kuzey Arakan’ın Akyab bölgesinde çok sayıda köy zorla boşaltıldı ve bu mecburi sürgün esnasında yüzlerce yıllık camiler yerle bir edildi. Kumandan Sandi Han tarafından 1430’da Mrohaung’da yaptırılmış olan 500 yıllık Sandikhan Camisi 1982’den sonra yıkılan en eski camilerden biridir.

Öte yandan bölgeden ayrılmamak için direnen Rohingya halkı son derece ağır şartlarda yaşamaya zorlanıyordu. Rohingyaların ikamet ettikleri bölgelerde bile hareket etmeleri kısıtlanmıştı. Arakan’dan ana kara Burma’ya geçmeleri ise tamamen yasaktı. Uzun yıllardır ana kara Burma’da yaşayan Rohingyalar ise göçmen makamlarınca yakalanıp Arakan’a sürülüyorlardı. İnsanlar keyfî olarak gözaltına alınıyor; işkence, yargısız infaz ve tecavüze maruz kalıyor, haraç vermeye zorlanıyordu. Eğitimleri ise ortaokulla sınırlandırılmıştı. Bu dönemde Müslüman bölgesine kurulan Budist yerleşimlerinin sayısı da hızla arttırıldı. Yeni yerleşimcilerin tacizleri sebebiyle Müslümanların hayatı daha da dayanılmaz hale geldi ve Müslümanların Arakan’dan hicreti devam etti.

Zayıf Bangladeş Hükümeti ve Yeni Soykırım Operasyonu

BSPP’nin yoksulluğa yol açan ve Burma’yı en az gelişmiş ülkeler seviyesine indiren zalim sultasına daha fazla katlanamayan Burmalılar, 1988’de tek partili sosyalist BSPP rejimine karşı kendiliğinden gelişen bir isyanla ayaklandılar. Partiden tüm yetkileri devralan ordu, demokrasi yanlısı bu ayaklanmanın başını ezdi ve bu bastırma hareketine de

Asayiş ve Düzeni Sağlama Konseyi adını verdi. Kendi desteklediği Millî Birlik Partisi’nin seçimleri kazanacağını zanneden ordu, halkın öfkesini dindirmek maksadıyla 1990’da genel seçime gitti. Ama netice beklenenin aksine oldu. Aung San Suu Kyi liderliğindeki Millî Demokrasi Cephesi seçimlerden büyük bir zaferle çıktı. Asayiş ve Düzeni Sağlama Konseyi seçilmişlere iktidarı teslim etmeyi reddederek seçimin yeni anayasa hazırlığı için yapıldığını söyleyip koltuğu bırakmadı. Burmalı kitlelerin tepkisini çekerek ciddi bir siyasi krize yol açabilecek bu meseleden dikkatleri başka yöne çevirmek isteyen konsey, günah keçisi olarak yine Rohingyaları seçti ve Burma’nın saldırganlığına asla karşılık veremeyecek olan Khaleda Ziya’nın zayıf hükümeti ile idare edilen Bangladeş ile suni bir sınır sorunu çıkarttı.

Söz konusu sebepten dolayı 1991 sonlarına doğru Asayiş ve Düzeni Sağlama Konseyi Kuzey Arakan’da ekonomiyi sabote edenleri bastırmak adı altında toplu gözaltılar, işkence ve öldürmelerle sonuçlanan PyiThaya (Barış Ülkesi) kod adlı bir operasyon başlattı. Aralık 1991’de Burma güçleri uluslararası sınırı aşarak Bangladeş sınır karakoluna saldırdı. Saldırıda Bangladeşli askerler öldürülerek silah ve mühimmatları yağmalandı. Bu sebepsiz saldırı yüzünden sınırda tansiyon yükselirken konsey rejimi içeride Rohingyalara karşı barbarca bir katliama girişti. Köyler boşaltıldı, camiler ve medreseler yerle bir edildi; toplu gözaltılar, dayak, işkence, toplu tecavüz ve zorla göç uygulandı. Bu yaşananlar üzerine on binlerce Rohingya Bangladeş’e akın etti. Nisan 1992’ye gelindiğinde yaklaşık 300.000 mülteci Bangladeş’e sığınmıştı.

Sınıra yönelik saldırıdan sonra Bangladeş kamuoyu Burma’ya Burma’nın anladığı dilden cevap verilmesini istiyordu. Bangladeş ordu komutanları Khaleda Ziya’ya Burma’ya karşı harekete geçmesini önerdi. Suudi Arabistan, ABD ve diğer Müslüman ülkeler de Bangladeş’e yardıma hazırdı. Buna rağmen Bangladeş’in basiretsiz politikası, Rohingya sorununu ebediyen çözebilecek ve uzun vadede Bangladeş’in menfaatine olacak bu çok önemli fırsatı heba etti. Başbakan Khaleda Ziya gerekli şekilde hareket etme iradesini gösteremedi ve pasif diplomasiyi tercih etti. Mültecilerin iadesiyle ilgili yine ikili bir anlaşma imzalandı. 50.000’den fazla mülteci kamplardan yok oldu. 28.000 mülteci ise geri dönmeyi reddetti. Geri kalanlar Arakan’a döndü. Böylece Burma Bangladeş’e karşı müthiş bir psikolojik zafer kazanmış oldu. Bundan sonra Burma Bangladeş’i bir hiç mesabesinde görmeye başladı ve Müslüman komşudan gelebilecek bir müdahale konusunda hiçbir korkusu olmadan etnik temizlik kampanyasını daha da yoğunlaştırmaya karar verdi.

Rohingya Direnişi ve Rejimin Değişen Soykırım Taktikleri

Rohingya direniş gruplarının 1961’de toplu halde teslim olmasından sonra çıkış yapabilen hiçbir direniş grubu olmadı. Bununla birlikte Rohingya Kardeşlik Derneği (RKD) adında bir direniş grubu 1992’deki olaylardan sonra popülarite kazandı. Bu grup, 1994’te Burma güvenlik güçlerine karşı bir dizi eylem gerçekleştirdi. Rejim buna yüzlerce sivil Rohingya’yı RKD sempatizanı oldukları gerekçesiyle zalimce öldürerek cevap verdi. RKD diğer direniş gruplarıyla ittifak halinde 1996 ve 1997’de bir dizi eylem daha gerçekleştirerek Rakhine-Burma müttefik güçlerine ağır zayiat verdi. Rakhine-Burma güçleri Rohingya direnişçilerinin eylemlerinden ve kazandıkları halk sempatisinden paniğe kapıldılar. Direnişin yeniden, özellikle de Bangladeş’ten uluslararası destek kazanacağından endişeliydiler. Mevcut şartlar altında etnik temizliğe girişmek yerine, Rohingya halkını sürekli baskı altında tutarak eziyetlerine düşük dozda devam eden bir soykırımın daha akıllıca olacağını anladılar. Öte yandan direniş iç sorunlar ve ihtilaflardan dolayı 2000’lerden sonra çöküşe geçti. 11 Eylül saldırılarının ardından ise Bangladeş hükümeti sınırda Rohingya isyancılarını himaye ettiği için çokça eleştirilmeye ve direnişçileri silahsızlandırması için baskı görmeye başladı. Artan baskılar üzerine Bangladeş hükümeti Rohingya gruplarına karşı operasyonlar düzenleyerek silah ve cephaneliklerinin büyük bir kısmına el koydu. Çoğu direnişçi mücadeleyi terk ederek başka ülkelerde mülteci olarak yaşamaya başladı. Savaşçılardan geriye kalanlar ise, insan gücü ve silah bakımından ellerindeki imkânlar çok kısıtlı olduğundan etkisizleşerek zulme karşı güçlü bir direniş gösterip halkı koruyamadılar. Genel olarak Rohingya halkı da direnişe olan güvenini ciddi şekilde kaybetti.

2001 İtibarıyla Rohingyaları İmha Hareketinin Hızlanması

Direniş zayıfladıkça rejimin Rohingyaları imha kampanyası iyice yoğunlaştı. Özellikle Burma Sınır Güvenlik Gücü Na Sa Ka (Nay-Sat Kut-kwey Ye) ve yeni yerleşimcilerin Müslümanlara eziyet etmek için uyguladığı zorba metotlar, Müslümanlar için hayatı imkânsız hale getirmeye başladı. Kuzey Arakan’ın değişik yerlerinde Rohingya erkeklerinin keyfî şekilde öldürülmesi ve kadınların tecavüze uğraması neredeyse her gün yaşanan vakalar haline geldi. Bu dönemde çok sayıda Rohingya ellerindeki imkânları kullanarak yaşayabilecekleri başka coğrafyalara doğru Arakan’ı terk etti. Bu noktada 1992’den itibaren Bangladeş hükümetinin Bangladeş’e giren hiçbir Rohingya’yı mülteci olarak tanımadığını da belirtmek gerekir. Bu insanlar Bangladeş’te yakalandıklarında ya hapse atılıyor ya da Burma’ya geri gönderiliyorlar. Ayrıca hükümet politikasını yansıtan Bangladeş basını, kamuoyunun mültecilerden nefret etmesini sağlayan çok olumsuz bir Rohingya imajı çiziyor.

Bangladeş hükümeti Rohingyaların ülkeye girişini kesinlikle engellemeye çalışsa da onlar birer ikişer veya küçük aileler halinde bir şekilde Bangladeş’e girmeyi başarıyor ve boş alanlarda, yol kenarlarında, akrabalarıyla veya kiralık evlerde yaşamaya çalışıyorlar. Onların bir şekilde ülkeye sızmasından rahatsız olan Bangladeş hükümeti ise, köylülerin Rohingyalara ev kiralamasını yasakladı. Pek çok Rohingya, kiraladıkları evlerden ev sahipleri tarafından atıldı. Yeni gelenlere ilave olarak kiraladıkları evlerden atılan bu insanlar, büyük bir grup oluşturarak bataklık dere kenarlarında, derme çatma kulübeler kurup yaşamaya başladı. Ancak zaman zaman yükselen dalgaların buraları silip süpürmesi veya yağmur mevsiminde meydana gelen su baskınları, buralardaki mültecilere çok büyük sefalet yaşatıyor. Bazı insani yardım kuruluşlarının ısrarları sonucunda Bangladeş hükümeti bu insanların resmî kayıtlı bir mülteci kampı yanındaki daha yüksek bir araziye geçmesine izin verdi. Başka bir yeni gelen grup ise diğer bir resmî mülteci kampının yanında toplaştı. Bu iki gayriresmî mülteci kampı “Taal” olarak biliniyor; yani hayatın temel konforlarından hiçbirine sahip olmayan bir yığın (çöp yığını gibi). Muslim Aid, Islamic Relief ve Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières/MSF) gibi bazı STK’lar buralara insani yardım ve sağlık hizmeti sağlamaya çalışsa da 2010’dan bu yana Bangladeş hükümeti bu kayıt dışı mültecilere insani yardım ulaştırılmasını kesinlikle yasaklamış durumda.

Arakan’da Rohingyalara yapılan zulüm katlanarak artarken Bangladeş hükümeti Rohingyaların Bangladeş’e sığınmasının altında yatan temel sebeplere karşı duyarsız kaldı ve uzun yıllardır devam eden mülteci sorununa çözüm bulmak için hiçbir çaba göstermedi. Hükümetin desteklediği bir grup Bangladeşli, “Rohingya Hotao Andolan/Rohingya’yı Atalım Hareketi” adlı Rohingya karşıtı bir hareket başlattı. Bangladeşliler zalimce ve merhametsizce ellerine geçen her fırsatta mültecileri taciz etmeye, saldırmaya, kulübelerini talan edip yıkmaya, tecavüze ve kurbanları polise teslim etmeye başladılar. Polis ve sınır kolcuları da cezasız kalan bu suçlara iştirak ediyordu. Burma hükümet yetkilileri Bangladeş hükümetinin Rohingyalara olan tutumunu memnuniyetle takip ediyordu. Artık geniş çaplı bir etnik temizlik başlattıkları takdirde Bangladeş’in kendilerine müdahale etmeyeceğinden hiçbir zaman olmadığı kadar emindiler.

Yeni anayasa kabul edildikten sonra askerî rejim 2010 yılında Burma’da genel seçime gitti. Seçimlerde Arakan eyaletinde aşırı milliyetçi RMDP en fazla sandalyeyi kazandı. Ancak tek başlarına Arakan eyalet hükümetini kuramadılar. Çünkü sandalyelerin %25’i ordu destekli SPDC’ye (Huzur ve Kalkınma Şurası) rezerve edilmişti. Ortak bir kabine kuruldu. Tüm SPDC ve RNDP üyeleri Rohingya’ya karşı her zaman sıkı iş birliği içinde olan Rakhine-Maghlardan oluşuyordu. 2010 seçimlerinden beri RNDP ve Rakhine eyalet hükümeti, Rohingya’ya karşı geniş çaplı bir katliam gerçekleştirmeyi planlıyordu.

2012’de Soykırım Hedefli Katliam

Aşağıda sıralanan mevcut hâkim koşullar çerçevesinde geniş çaplı bir etnik temizlik için son bir katliama karar verildi:

  • En yakın Müslüman komşu ülke olan Bangladeş’in Rohingyalara karşı tutumuna bakıldığında, girişilecek geniş kapsamlı bir katliam sırasında kendilerine herhangi bir müdahalede bulunulmayacağı kesinleşmişti.
  • İslam dünyası Suriye, Irak ve Filistin gibi daha vahim sorunlarla meşgul olduğundan bu bölgeye yeterli dikkat gösteremeyecekti veya Bangladeş kendilerini engellemek için harekete geçmedikçe İslam dünyasının diğer üyeleri de bir şey yapmayacaktı.
  • Rohingya Müslüman siyasi liderleri bölünmüştü ve süregiden soykırımı durduracak öngörü, vizyon ve kabiliyete sahip değillerdi.
  • Rohingya direnişi o kadar etkisiz ve güçsüz hale gelmişti ki, kıyımla karşı karşıya olan halkı koruyabilmek için harekete geçebilmesi mümkün değildi.
  • Rohingya davası Burma’daki başka hiçbir etnik grup veya direniş grubu tarafından desteklenmemektedir; hatta bu konuda tarafsız bile değildirler. Aung San Suu Kyi liderliğindeki demokratik muhalefet partisi Millî Demokrasi Cephesi de açıkça Rohingya’ya karşı durmakta.
  • 2010 genel seçimlerinden sonra Arakan eyaletinin siyasi iktidarı, bölgede bir katliam planlayıp kolayca gerçekleştirdikten sonra bunun üstünü örtebilecek olan Rakhine-Magh kontrolüne geçti.

Katliam hazırlıklarının son bölümüyle ilgili senaryo şu şekilde gerçekleştirildi: RNDP aktivistleri hatırı sayılır bir Müslüman nüfusa sahip olan Güney Arakan’daki Rambree kasabasının Kyauknimaw köyünden bir Budist kadının cinayetiyle ilgili sahte bir hikâye uydurdular. Budist kadının öldürüldüğü olay 28 Mayıs 2012’de meydana gelmişti. Budistleri Müslümanlara karşı galeyana getirip geniş çaplı bir katliam daha yapmak amacıyla özenle planlanmış bir entrikayla üç Müslüman’ın Budist bir kadına tecavüz edip öldürdüğünü yaydılar. Bu hikâye, devlete bağlı basın organlarında öldürülen kadının fotoğraflarıyla birlikte geniş yer aldı ve bu konudaki spekülasyon çığ gibi büyüdü. Arakan eyalet yetkilileri olayı lanetledi, Budist kamuoyu da bu suçun cezasının verilmesini talep etti. Esasen hikâyenin aslı şuydu: Budist kadın -anne babası başka birtakım sebeplerden öldükten sonraMüslüman bir aileyle kalan bir Rakhine-Magh Budist tarafından öldürülmüştü ve bu kişi Müslüman olduğunu hiçbir zaman söylememişti. Ayrıca öldürülen kadına ait otopsi raporu kadının tecavüze uğramadığını da gösterdi. Olayla ilgili adı geçen diğer iki Müslüman da hikâyeyi inandırıcı kılmak için işe karıştırılmıştı. Esas zanlı adli soruşturma yapılmadan hapiste öldürüldü. Diğer iki kişi ise ölüme mahkûm edildi.

Soykırım amaçlı katliam 3 Haziran 2012’de başladı. 10 Müslüman vaiz ana kara Burma’dan Güney Arakan’daki Sandoway’e dönerken Taung Gup’ta 300 kişilik bir Budist grubu tarafından durduruldu. Otobüsten indirildiler ve polisle yerel yetkililerin gözü önünde linç edilerek öldürüldüler. Olayın ardından hiçbir inandırıcılığı olmayan bir soruşturma açıldı.

3 Haziran’da Taung Gup’ta yaşanan bu faciadan sonra Arakan’daki Müslümanlar korku içindeydi. 8 Haziran Cuma günü Maungdaw’daki Müslümanlar cuma namazının ardından Taung Gup’ta katledilenler için gıyabi cenaze namazı kılacaklarını duyurdular. Rakhine eyalet yetkilileri ve Rakhine-Magh halkı yeni bir katliam için bütün hazırlıklarını yapmıştı. Polis, cemaatin camiye ulaşmasını engelledi ve büyük bir kalabalık cami kapısında sıkışıp kaldı. Polisin kalabalığın üzerine açtığı ateş sonucu iki kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı. Arkasından yaşanan olaylarda Budist kalabalıklar Müslüman mahallelerini ateşe verdi. Bunun üzerine Müslümanlar da yakındaki Budist mahallesinde bazı evleri yaktılar. Bu ilk çatışmanın artından çok sayıda polis, Lone Htein (Ayaklanma Polisi) ve Na Sa Ka Rakhine kalabalığına katılarak Müslüman mahallelere saldırıp evleri ateşe verdiler ve nerede gördülerse Müslümanlara ateş edip palalarıyla öldürdüler.

9 Haziran’dan itibaren Müslüman karşıtı ayaklanma hızla Arakan’ın başkenti Akyab’a ve Arakan’ın kuzeyindeki şehir ve köylere sıçradı. Ayaklanma ve silahsız Müslümanların öldürülmesi 28 Haziran’a kadar sürdü. Bu dönemde Akyab şehri en kanlı cinayetlere şahit oldu. Şehrin sokakları daha sonra toplu mezarlara atılan cesetlerle doldu. Kadın, erkek ve çocuklar ateşe atılıp diri diri yakıldı. Çoğu Müslüman mahallesi yerle bir edildi. Polis ve güvenlik güçleri cinayetler ve Müslüman evlerinin yakılmasında aktif rol aldı. Akyab’da binlerce ölü vardı. Müslümanlar koyun sürüsü gibi şehir merkezlerinden sürülüp uzak yerlerde, açık arazide, tel örgüler arkasına konularak başlarına muhafız dikildi.

Birkaç ay süren korku verici bir duraklamadan sonra ekim ayında Arakan’ın kuzeyindeki Mrohaung, Minbya ve Kyaktaw şehirlerinde ve güneyindeki Kuaukpyu, Rambree ve Cheduba şehirlerinde yeni katliamlar yapıldı. Birkaç yüz kişi öldürüldü ve Müslüman köyleri yakıldı.

Tahminlere ve olayları günlük takip eden güvenilir gözlemcilerin bildirdiğine göre, 2012 Haziran’ında yaşanan soykırım maksatlı katliamda ölü sayısı 5.000’den fazlaydı. 200.000’den fazla Müslüman da evlerini terk etmek zorunda kaldı ve Kuzey Arakan’ın 14 farklı noktasındaki Yurtiçi Göçmen Kampları’nda barınmaya başladı. Katliamın başlamasından itibaren 50.000’den fazla Rohingya Müslümanı Bangladeş’e kaçtı. 100.000 kişi de deniz yoluyla Tayland, Malezya ve Endonezya’ya ulaştı. Bu dönemde en az 1.000 kişi ya denizde boğuldu ya da açlık ve susuzluk sebebiyle hayatını kaybetti. 2.000 kadar Müslüman, Tayland hapishanelerinde işkenceden ölürken bir kısmı da insan kaçakçılarının kamplarında bakımsızlıktan yaşamını yitirdi.

Soykırımı Örtbas İçin Sahte Propaganda

Soykırım suçlarını örtbas etmek ve trajedinin devasa boyutlarını gözlerden saklamak için Arakan eyalet hükümeti, Burma rejimi ve Rakhine-Magh entelektüelleri tarafından dikkatlice hazırlanmış bir medya saldırısı başlatıldı. Propagandaları insanları üç ana konuda yanıltmayı hedefliyordu:

  • Yerliler kendi topluluklarına veya dinlerine mensup herhangi biri hain bir saldırıya maruz kaldığında yabancıların işe karışmasına tepki gösteriyorlar. Arakan’da Rohingyaların varlığını inkâr ediyor ve Arakan Müslümanlarını Bangladeşli kaçak göçmenler olarak adlandırıyorlar.
  • Farklı etnik grup ve dinler arası çatışmadan doğan şiddet söz konusu olduğunda her iki taraf da meydana gelen olaylardan sorumludur.
  • Cinayet ve yıkımda rejimin güvenlik güçlerinin veya polisin müdahil olduğu, yardım ve teşvik ettiği yönündeki iddialar tamamen gerçek dışıdır.

Uzmanların yaptığı aşağıdaki açıklama bu yalan propagandayı otomatik olarak çürütecek ve okuyucu hakikati anlayacaktır:

Rohingyaların Maruz Kaldığı Korkunç Apartheid Uygu- lamalar Sona Ermelidir

Dr. Habib Siddiqui

Nicholas Kristof New York Times’ta yıllardır farklı konularla ilgili birinci elden tecrübelerine dayanan yazılar kaleme alan tanınmış bir muhabir ve köşe yazarıdır. Kristof, katil rejimin korkunç apartheid uygulamalarını anlattığı “Myanmar’da Korkunç Apartheid” (NYT, Mayıs 28, 2014) başlıklı makalesinde Budist halkın, bugün bilinen adıyla Rakhine olan ve Burma’nın Bangladeş’le batı sınırını oluşturan Arakan eyaletindeki Mongoloid olmayıp Hint-Bangladeşli görünümüne sahip, çoğunluğu Müslüman Rohingyaların varlığını öteden beri nasıl reddettiğini yazdı.

Geniş bir okuyucu kitlesine sahip bir gazeteci olan Kristof, yazısında pek çok muhabirin aksine, Myanmar’daki Budistlerin ırkçı tutumunu ve haydut rejimi eleştiriyor.

Kristof yazısına şöyle devam ediyor: “Myanmar’ın kuzeybatısındaki Rakhine eyaletinde bir milyondan fazla Rohingya yaşıyor. Koyu tenleri ve İslami inanışları ile yerli Budistlerden ayrılıyorlar. Myanmar’ın askerî diktatörleri on yıllardır sistematik bir şekilde Rohingyaların mevcudiyetini baskı, sürgün ve inkârla silmeye çalışıyor.

Rakhine eyalet sözcüsü U Win Myaing bana ‘Myanmar’da Rohingya diye bir halk yok!’ dedi. Olanların da olsa olsa Bangladeş’ten gelen kaçak göçmenler olduğunu söyledi.

Bu hikâye ırkçı olduğu kadar absürt de aynı zamanda. 1799’a kadar giden tarihî belgeler burada bir Rohingya nüfusu olduğunu gösteriyor. 1826 tarihli bir raporda ise bu bölgede nüfusun %30’unun Müslüman olduğu tahmin ediliyor.”

Kristof yüzde yüz haklı. Dr. Francis Buchanan’ın çalışması, 18. yüzyıl sonlarında, yani Arakan Doğu Hindistan Şirketi tarafından sömürgeleştirilmeden çeyrek asır önce, Burma’da Rohingya halkının mevcudiyetini ispatlıyor. Buchanan (1762-1829) Doğu Hindistan Şirketi için çalışan bir cerrahtı. Aynı zamanda Hindistan’da ve Burma’da uzun yıllar yaşamış bir araştırmacı ve botanikçiydi. Onun çalışması, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başındaki Arakan, Burma ve Hindistan’ın kültürel ve toplumsal tarihi konusunda yazılmış en detaylı kaynak eserdir.

JSTOR’da yazılana göre Buchanan Bardowie, Stirlingshire yakınlarındaki Branziet’de doğdu. 1738’de Edinburgh Üniversitesi’nde tıp tahsil ettikten sonra Doğu Hindistan Şirketi’nde sıhhiye görevlisi olarak 1785, 1788-1789 ve 1791 yıllarında Asya’da bulundu.

Daha sonra yardımcı cerrah olarak Bengal bölgesine atandı (1794-1815). Bu görevi ona bitki türleri toplamayı umduğu Hint alt kıtasının büyük bölümünü keşfetme imkânı verdi. En büyük bitki koleksiyonunu 1795’te siyasi görevle Ava üzerine ilerleyen Yüzbaşı Michael Symes’e eşlik ettiği Burma’da (Myanmar) oluşturdu. İngilizlerin 4. Anglo-Mysore Savaşı’nı kazanmaları üzerine 1800’de Güney Hindistan’ı etüt edip haritasını çıkarmakla görevlendirildi. Ardından İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimi altındaki tüm toprakları içine alan geniş kapsamlı bir etüt çalışması yaptı. Bu araştırma Buchanan’ın yedi yılını aldı ve sadece topografyayı ve doğal kaynakları değil aynı zamanda yerel kültür, din, tarih ve arkeoloji unsurlarını da inceledi.

Burma, Andaman Adaları (1795), Chittagong (1798), Nepal (1800-1803), Kuzey Bengal ve Bihar (1807-1809) topraklarını gezen Buchanan, buralarda detaylı gözlem yapıp geniş kapsamlı raporlar hazırladı. Burma İmparatorluğu’nda Konuşulan Bazı Dillerin Karşılaştırmalı Sözlüğü adlı eseri, Asya Araştırmaları tarafından 1799’da basıldı. Bu eser Burma dilleri hakkında yapılmış ilk Batılı araştırma olduğu gibi, daha da önemlisi Bodawpaya’nın saltanatının ilk yarısında (1782-1819) farklı halkların etnokültürel kimliği ve aidiyeti üzerine de önemli bilgiler içermektedir.

Dr. Buchanan’ın çalışmasında şunlar yazmaktadır:

“Arakan’ın hakiki yerlileri kendilerine Yakain diyor. Bu, Burmalıların onlara genelde verdikleri bir isim. Pegu halkı ise onlara Takain diyor. Arakan’a yerleşmiş olan Bengal Hinduları (yani Bengalce konuşan Hindular) bu ülkeye Rossaum diyorlar. Sanırım Rennell’i haritasının bir bölümünü işgal eden ülkeye buranın Arakan veya bizim tabirimizle Mug(Magh)ların krallığı olduğunu idrak etmeden Roshaum adını vermeye sevk eden şey de bu olmalı. Avrupalılar tarafından Arakan’ın yerlilerine verilmiş bir isim olan Mug kelimesi nereden türemiş bilmiyorum ama öğrendiğim kadarıyla yerliler veya komşuları tarafından hiç bilinmiyor. Sadece bizimle ilişkiye girmiş olanlar bu kelimenin kullanımından haberdar. Arakan’a yerleşmiş olan Muhammediler (Müslümanlar) ülkeye Rovingaw diyorlar; Farisiler ise Rekan adını vermişler.” [Parantez içleri bana, tırnak içindekiler Dr. Buchanan’a aittir. -HS]

Dr. Buchanan şöyle devam ediyor:

“Burma İmparatorluğu’nda konuşulan ama görünüşe bakılırsa Hindu milletinin dilinden türemiş olan üç lehçe ekleyeceğim şimdi. Bunlardan birincisi uzun zaman önce Arakan’a yerleşmiş olan ve kendilerine Rooinga veya Arakan’ın yerlileri diyen Muhammedilerin konuştuğu lehçedir. İkincisi Arakan Hindularının konuştuğu lehçedir. Bu bilgiyi Arakan’ı fetheden kralın büyük oğlu tarafından Amarapura’ya getirilen bir Brahmen (Brahmin) ve yardımcılarından elde ettim. Kendilerine Rossawn diyorlar ama nedenini bilmiyorum. Konuştukları dilin Arakan’ın genel dili olduğuna beni ikna etmeye çalıştılar. Bu iki kabileye Arakan’ın gerçek yerlileri Kulaw Yakain veya Arakan yabancısı diyorlar. Sonuncu lehçe Hindustanee (Hindustani) ki Burmalıların Aykobat dediği çoğu Amarapura’da (Burma Krallığı’nın başkenti) köle olarak çalışan insanların konuştuğu bir lehçedir. İçlerinden biri bana kendilerine Banga dediklerini, önceden kendi krallarının olduğunu, ama babasının zamanında krallıklarının Munnypura (Kuzeydoğu Hindistan’daki Manipur) Kralı tarafından devrildiğini ve orada yaşayanların büyük bir kısmını kendi memleketine götürdüğünü anlattı. En son Burmalılar tarafından alındığında -ki bu 15 yıl önceydibu adam Ava’ya getirilen esirler arasındaydı. Banga’nın Munnypura’nın güneybatısında, yedi günlük uzaklıkta olduğunu da söyledi. Bu yüzden Bengal sınırında olmalı ve belki de bugün haritalarımızda Cashar [bugünkü Assam’da bulunan Cachar bölgesi] olarak geçen ülkedir.” [Parantez içleri bana tırnak içindekiler Dr. Buchanan’a aittir.-HS]

Bugünkü Rohingya halkının atalarının Arakan topraklarındaki varlığını gösteren bu kadar kuvvetli tarihî delilleri ancak şovenistler inkâr edebilir. Pek çok meşhur tarihçi, ismi ırkçı Budistler tarafından Rakhine eyaleti olarak değiştirilmiş olan Arakan kara parçasının ilk yerleşimcilerinin bugünkü Rohingyaların ataları olduğu konusunda hemfikirdir. Onların bu bölge üstünde herkesten daha çok hakkı vardır.

1824’teki ilk Anglo-Burma Savaşı’yla birlikte bu topraklar işgal edilmeye başlandığında sırf İngiliz sömürge yönetiminin hatalı bir kararı yüzünden -bunu güçsüz azınlıklara yapılan insanlık dışı muameleleri mütalaa ederek söylüyorumBurma’dan Naf Nehri’yle ayrılan Arakan’daki halkın kaderi Bengal’e veya başka bağımsız bir entiteye değil Burma’nın geri kalanına bağlanmış oldu. Daha sonra, 1948’de, Burma sömürgecilikten kurtulduğunda Arakan Burma’nın (bugünkü Myanmar’ın) bir parçası yapıldı.

Eğer sömürgeci devlet isteseydi Arakan çoktan hak ettiği bağımsız statüye kavuşurdu, hatta Chittogong ve Bengal’in geri kalan kısmıyla Burma’nın 1784’te sömürgeleştirilmesinden yüzyıllar öncesine uzanan tarihî bağlar dolayısıyla sonradan Bangladeş olacak olan Doğu Pakistan’ın bir parçası dahi olabilirdi. Ama sömürgeci devlet ülkenin kaderini Budist çoğunluğa sahip Burma ile birleştirmeye karar verdi ve bu, aralarında Suu Kyi’nin babası Aung San’ın da bulunduğu Burma’nın kurucularının sınır bölgelerindeki azınlıkların haklarının verileceğini ve bu konuda en ufak bir ödün verilmeyeceğini vaat etmeleri sebebiyle oldu.

Mamafih, Burma’nın geleceğinin çok kültürlü, çok dinli yapısını beğenmeyen Budist şovenistler tarafından kurucuların suikasta uğramasının hemen akabinde, Rohingya Müslümanlarının kaderi çok kötü bir istikamete girdi. Ortadan kaldırılmaları hedefleniyordu. Tehdit altında olduklarından rejime karşı gerilla savaşı başlattılar. Burma’da Komünistler de dâhil bütün etnik ve dinî azınlıkların yerel hükümete karşı kendi savaşını verdiği bağımsızlığın ilk günlerinde, bu metot istisna değil normaldi. Rohingya mücahitleri, devlet ve generaller kendilerine herkesle eşit konumda bir entegrasyon vaat ettiklerinde de silahlarını bıraktılar.

Ama bir ihanet diğerini kovaladı ve sonunda Rohingya halkını atalarının topraklarında vatansız bırakmayı hedefleyen zalim tedbirler birbiri ardına gelmeye başladı. Geçen yüzyılın en büyük anayasal suçu olarak hilal şeklindeki Arakan’ın ilk yerleşimcileri Rohingyalar vatansız ilan edilip Burma vatandaşı olma haklarının olmadığı açıklandı. Dünya üzerinde bu uygulamanın bir eşi daha yok. Bu, dünyanın gördüğü ayrımcı apartheid politikaların en korkuncudur.

Buna rağmen bugün Myanmar’da pek çok Budist ve Burmalı, menfur rejimin ve ırkçı dar kafalı destekçilerinin uyguladığı bu apartheid hapını utanmadan alıp yuttu. Sadece zulüm gören Rohingya halkının haklarının iadesi için değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik ve emniyet açısından da Arakan’daki apartheid rejiminin sona ermesi gerekmektedir. Yakın bir tarihte bir Bangladeş sınır polisinin Myanmar güvenlik güçleri tarafından vurularak öldürülmesi, Rohingya halkının maruz kaldığı korkunç apartheid durumuna bir an önce adil bir çözüm bulunmasının gerekliliğini bir kez daha göstermiştir.

Irkçı Budist rejim ve Myanmar toplumu arasındaki katil destekçilerinin yürüttüğü ve alttan alta ilerleyen bu “kurnaz” etnik kıyımın varlığını inkâr kesinlikle kabul edilemez. Sağlık sorunları için tıbbi yardım almaları dahi engellenen Rohingya halkı, bugün her zamankinden daha kötü durumda. Yiyeceksiz ve her türlü sağlıksız koşullarda umutsuzluk sarmalında boğularak yavaş yavaş öldürülüyorlar.

Fortify Rights kurumunun en son açıkladığı rakamlara göre 83.000 Rohingya için bir tane doktor bulunurken Budist çoğunluk için 681 kişiye bir doktor düşmekte. Bu rakam bile tek başına Myanmar yönetiminin ne kadar ayrımcı bir politika yürüttüğünü ortaya koymakta!

Nicholas Kristof şöyle yazıyor:

“Obama dış politika seçeneklerinin kısıtlı olduğunu ve silahlı müdahalelerin çoğunlukla geri teptiğini belirtti. Doğruya doğru ama Myanmar konusunda tamamını kullanmadığı bir siyasi sermayeye sahip. Obama bir üniversite öğrencisiyken Güney Afrika’daki apartheid rejimini lanetlemişti. Devlet başkanı olarak bugün çok daha korkunç bir apartheide karşı durmalı; belli bir etnik grubun sağlık hizmeti dahi almasını engelleyen Myanmar’daki apartheide. Myanmar, Amerikan sermayesi ve onayı istiyor. Rohingyalara insan gibi davranmadığı sürece ikisini de alamayacağını bilmeli.”

Yukarıdaki açıklamaya bütün kalbimle katılıyorum. ABD’nin Rohingya halkına reva görülen insanlık dışı korkunç şartları değiştirmek için gerekeni yapmasının zamanı gelmiştir. En iyisi en kısa zamanda olandır!

Dr. Aye Chan: “Rohingya Demek Rakhine Demek”

Bangkok, Tayland: Emekli tarih hocası U Ye Lwin, 9 Mart’ta Bangkok’ta katıldığı Mahidol Üniversitesi tarafından düzenlenen “Uluslararası Rakhine Tarihi (Arakan) Semineri”nde Japonya’daki Kanda Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nde Rakhine-Magh tarihi hocası olan Dr. Aye Chan’ın üzerine basarak tekrar tekrar “Rohingya Rakhine manasına gelir” ve “Rohingya dili Rakhine dilidir” dediğini aktarıyor.

“Etnik olarak Rakhine olan U Htay Lwin Oo, uzman Francis Buchanan’ın yazdığı ve Rohingya’dan Arakan’ın yerli halkı olarak bahseden ve onların dillerini diğer dillerle mukayese eden 1799’da Burma İmparatorluğu’nda Konuşulan Bazı Dillerin Karşılaştırmalı Sözlüğü adlı kaynak eser hakkında Dr. Aye Chan’ın konuşması sırasında bir soru sordu. U Htay Lwin Oo ‘güneş’, ‘ay’ ve ‘toprak’ kelimelerinin tela uzlarının Rohingya diliyle benzerlik taşıdığına işaret ederek Rohingya’nın Muhammediler (İslam dinine mensup olanlar) anlamına geldiğini belirtti. Dr. Aye Chan da kaynakları gördükten sonra Rohingya’nın Rakhine demek olduğunu ve diğer dillere göz attıktan sonra Rohingya dilinin Rakhine (Arakan) dillerinden olduğunu yineledi.”

Bu konuyla ilgili görüşünü açıklayan Dr. Abid Bahar şunları söyledi:

“İyi hoş ama dikkatli bir değerlendirme, bu seminerin amacının Rohinyaların Arakan’da hiçbir zaman bulunmadığını ispata yönelik olduğunu gösterecektir. Rohingyalar Bangladeşli olarak ya alanmış durumda. Eğer Rohingyalar Bangladeşli ise neden Bangladeş onları kabul etmek istemiyor? Ayrıca neden denizde kayıkta yaşayan insanlar var? Dolayısıyla buradaki sorun Arakan’daki Rohingya varlığı değil, insanları bu varlığa ikna etmek. Şüphesiz malum sponsorların katkılarıyla gerçekleşen bu seminer, hükümetin resmî politikası olan Rohingya etnik temizliği amacına muvafık bir tablo sunmayı hede iyordu. Dr. Aye Chan, Rohingya isminin 50’lerden sonra resmî olarak türetildiğini söyledi ama ondan önce ‘Arakan Müslümanları’ olarak bilindiklerini söylemedi. Böyle yaparak dinleyicilerin huzurunda Rakhine isminin de 1920’lerde resmî olarak verilmiş bir isim olduğu ve öncesinde bu halka ‘Mogh’ olarak atı a bulunulduğu gerçeğini bilinçli olarak göz ardı etmiş oldu.”

Dr. Mohammed Yunus
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları