THY - Yeni Havalimanı Promosyon - Ankara

Osmanlı döneminde askeri isyanların genel özellikleri nelerdir?

Osmanlı isyanları ve darbelerinin tarihi Fatih Sultan Mehmed’in ilk hükümdarlığındaki 1446 Buçuktepe İsyanı ile başlar ve imparatorluğun son dönemlerine kadar gelir. Neredeyse Fatih'ten sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir. 36 Osmanlı padişahından 12 tanesinin darbe ile tahtını kaybetmiş olması bu gerçeği yansıtmak için yeterlidir. Buna başarısız olan darbe girişimleri veya devlet adamlarının katledilmesi ile sona eren isyanlar eklendiğinde karşımıza hiç de iç açıcı olmayan bir manzara çıkar.

Osmanlı Devleti’nde isyanların böylesine etkili olmasının en önemli sebeplerinden biri merkezî bir ordunun bulunmasıdır. Merkezî ordu Osmanlı Devleti’ni rakipleri karşısında savaş meydanlarında güçlü kılmakla beraber başkentte böylesine etkili bir gücün bulunuyor olması güç mücadelelerinde bu etkenden yararlanmak isteyenlerin ilk istediği şeydi. Bu nedenle merkezi ordunun farklı unsurları genellikle bu isyanlarda sonucu belirleyen en önemli etkenlerden biriydiler.

Ancak bazen işler tersine de dönebilmekteydi. Merkezi ordunun isyanlarda etkisini vurgulayan en önemli kişilerden biri de Machiavelli’dir. Machiavelli, Prens adlı eserinde “Türk prensleri bunlara dahil etmiyorum çünkü onun çevresinde her zaman 12 bin piyade ve 15 bin de süvari vardır ve krallığın güvenliği ve gücü bunlara bağlıdır, bu nedenle ve halk her açıdan itaatkâr olduğu için prens bu askerlerle iyi geçinmelidir. Soldan iktidarının durumu da benzerdir. Prens tamamen askerlerin ellerinde olduğu için, halkı düşünmeksizin onlarla arasını iyi tutmalıdır” demektedir.

Zamanla savaş sistemlerindeki değişmelerin bir sonucu olarak merkezi orduya mensup askerlerin sayısının arttırılması bu grupların başkentteki nüfuzlarını arttıran başka bir önemli etkendi. Koçi Bey, kendi adını taşıyan risalesinde merkezî ordunun haddinden fazla güçlenmesini, “Geçmişteki büyük padişahlar, altı-bölük halkını, yeniçeri ocağı ile yeniçeri taifesini, altı bölük halkı ile ve bu iki taifeyi zeamet ve timar askeri ile zaptederlerdi. Şimdi timar erbabı tamamen yok oldu. askerlik yeniçeri ve sipahilere kalıp, her biri birer dev oldu” şeklinde kendince izah etmeye çalışmıştır.

Kapıkulu kuvvetleri bünyesinde birçok grubu barındırmasına rağmen genel olarak yeniçeri ve sipahilerden oluşuyordu. Merkezde etkili olan bu iki askeri grubun birbirleri ile olan ilişkileri devletin tarihi seyrini, hem de tepedeki hizipler arasındaki güç mücadelesini yansıtır. Yeniçerilerin sınırsız güçlenip, bir dönem sonra devletin elini kolunu bağlaması devlet adamlarının yeniçeri-sipahi ilişkilerini yanlış idare etmesinden dolayıdır. Osmanlı devlet adamlarının yanlış politikaları sonucu ordu içerisindeki denge bozulmuş ve yeniçeriler devletin başına dert olmuşlardır.

İsyanlar için en hayati hususlardan biri meşruiyetlerini sağlamaktı. Meşruiyet kaynaklarının başında da din yani şer’î hukuk gelmekteydi. İsyan bayrağını kaldıranlar dini meşruiyetlerini sağlamak için ya yetkili kişilerden fetva almalıydılar, ya da din adamlarından bir kısmını kendi taraflarına çekmeliydiler. İsyan edenler kadar, isyanı bastıracaklar için de dini meşruiyet sağlanmalıydı. İsyanı bastıracaklar için baştaki padişahın izninin, yani fermanın alınmış olması da bir meşruiyet kaynağıydı.

İsyanı bastıracak olan askerler fermansız ve fetvasız asiler üzerine yürümek istemezlerdi. Çünkü fermansız veya fetvasız bir isyanı bastırdıklarında, sonraki suçlamalardan kendilerini aklamaları pek kolay olmuyordu. Özellikle II. Osman ve Sultan İbrahim’in katledilmelerinden sonra, buna izin verenlerin meşruiyetleri sorgulandığında, yeniçeriler ve sipahiler bu kan davasından kendilerini temize çıkarmak için olaylarda bir rollerinin olmadığını savunmak zorunda kaldılar. Ayrıca bu iki padişahı katledenlerin bunu fetvaya veya fermana göre mi yaptıkları uzun süre tartışıldı.

Bu da hem asiler hem de isyanı bastıracaklar için, sonra yaşanması muhtemel tepkileri gidermek için, ferman veya fetvaların ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Alınan fetvalarda, mümkünse birden çok ulemanın imzasının bulunması da özellikle aranan bir husustu. Böylece hem ulema sorumluluğu paylaşmış oluyor, hem de birden fazla kişinin imzası alınan fetvanın meşruiyetini arttırıyordu. Dini meşruiyetin önemli kaynaklarından biri de Peygamber soyundan gelen seyyid ve şeriflerin, özellikle bunların başı olan nakibüleşrafın asilerin veya isyanı bastıranların yanında yer almalarıydı. Her iki taraf da bu grubun saflarında yer almalarına dikkat etmekteydi.

Sancak-ı şerif de önemli bir dinî semboldü. Saray, genelde isyanlarda Sancak-ı şerifi dışarı çıkararak halkı ve askerleri sancak altına davet ediyordu. Bu, verilecek mücadelenin dinen meşru olduğunun, gaza hükmünde bulunduğunun bir işaretiydi. Dışarı çıkarılan Sancak-ı şerifin altına halkın ve askerlerin toplanması halinde isyanı bastırmak çok daha kolay oluyordu. Ayrıca halkın ve askerin toplanması, isyanı bastıracaklar için de bir meşruiyet göstergesiydi.

İsyan edenler de, Topkapı Sarayı’ndaki Sancak-ı şerifi değil de daha çok Eyüp Sultan Türbesi’ndeki Sancak-ı şerifi açarak onlar da halkı bu sancak altına davet etmekte ve böylece meşruiyetlerini test etmekteydiler. İsyanların meşruiyetlerini sağlamak için asilerin sloganlarına da dikkat etmeleri gerekliydi. İsyanları başarıya götüren birinci slogan hiç kuşkusuz, “şer’le davamız vardır” sloganıdır.

İsyan ve darbelerde şehir esnafı da hayati öneme sahipti. İsyan bayrağı kalkar kalkmaz yapılan ilk işlerden biri esnafa, genelde silah zoruyla da olsa, dükkânlarını kapattırmaktı. Esnaf kepenkleri kapattığında şehirde hayat durma noktasına geliyor ve bir karmaşa yaşanıyordu. Esnafın asilere destek vermeleri halinde isyan daha da büyüyordu. Çünkü hem asiler gerekli ihtiyaçlarını temin etme imkânı buluyor hem de devletin zafiyeti ortaya çıktığından asilere halk desteği artıyordu.

Devlet adamları da, isyanlarda esnafın hangi tarafı desteklediğinin sonucu belirleyen en önemli etkenlerden biri olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bunun için onlar da esnafı kazanmak için çalışıyorlardı. Ayrıca isyanlardan bastırıldıktan sonra şayet esnaf asilere destek verdiyse padişah fermanıyla uyarılıyor ve bundan sonra da asilere desteklerlerse kendilerinin de asi sayılacakları bildiriliyordu. Şayet isyan, esnafın desteğiyle bastırılırsa bu defa da yine padişah fermanıyla onlara destekleri için teşekkür ediliyordu.

Bir defa halk desteği kazanıldıktan sonra asiler bunu kaybetmemek için özel bir gayret sarf ediyorlardı. Asayişi bozanlar sert bir şekilde cezalandırılıyor ve gece devriyeleri ile yağmaların önü alınıyordu. Hatta 1703 Edirne ve 1730 Patrona isyanlarında olduğu üzere, isyan zamanlarındaki asayiş normal günlerde dahi sağlanamıyordu. Darbeler için en önemli hususlardan biri de, isyan edecekler veya darbe yapacaklar için ya yeniçerilerin ya da sipahilerin kazanılmış olmasıydı. Şayet bu iki askerî gruptan biri isyanı desteklemiyorsa isyanların başarıya ulaşması pek mümkün değildi. Bunun için hem devlet adamları hem de isyan edenler bu iki grubun desteklerini kazanmak zorundaydı.

Yeniçeri ve sipahilerin bu denli önem arz etmelerinin sebebi ise İstanbul’daki en kalabalık, silahlı ve daimi birlikler olmalarından kaynaklanmaktaydı. Osmanlı tarihindeki en tehlikeleri ve en etkili isyanlar bu iki askerî grubun birlikte çıkardıkları isyanlardı. Yeniçeri ve sipahi askerleri birlikte isyan çıkardıklarında isyanı bastıracak silahlı başka bir askerî birlik yoktu. İsyanlar ve darbelerde önemli noktalardan biri de hem isyan edenlerin hem de isyanı bastıracak olanların hızla karar vermeleri gerektiğiydi. Özellikle isyan çıktıktan sonra devlet adamlarının isyanı bastırmada geç kalmaları genelde isyanları başarıya ulaştırıyordu. Uzun tartışmalar ve nasıl hareket edileceğine hemen karar verip asiler üzerine gidilmediğinde, bu bir zafiyet olarak algılanmaktaydı.

Harekete geçilmeyen her dakika baştakilerin aleyhine, asilerin ise lehineydi. Karar vermekte geciken sultanların da sonu genelde tahttan indirilmek oluyordu. Örneğin II. Osman, Sultan İbrahim, II. Mustafa, III. Ahmed ve III. Selim, asiler üzerine hemen gidilmesine izin vermedikleri için tahtı kaybetmişlerdi. Buna karşılık Kanunî ve I. Mahmud
örneklerinde olduğu gibi isyan büyümeden ve toplumsal bir katılım olmadan bastırmayı bilen hükümdarlar tahtlarını korumayabilmişlerdir. İsyanla tahta çıkan padişahlar, iktidarlarının ilk dönemlerinde kendisini başa getirenler karşısında hareketsiz ve etkisiz kalmaktaydı. Fakat iktidar ortak kabul etmediğinden yeni sultan ilk fırsatta kendisini tahta çıkaranların tahakkümünden kurtulmak için kolları sıvamaktaydı.

İlk önce yeni atamalar yaparak kendi taraftarlarını arttırmakta, daha sonra da ya sipahileri ya da yeniçerileri kazanarak darbecileri ortadan kaldırmak için fırsat kollamaya başlamaktaydı. Yeni sultan, tahtını borçlu olduklarını ortadan kaldırırken genelde şedit hareket etmekteydi. Darbecilerin ortadan kaldırılmasında halk da genelde yeni sultanın saflarında yer almaktaydı. Bunun sebebi eski iktidarı deviren darbecilerin iktidara hâkim olduktan sonra bazı yolsuzluklara karışmaları onların meşruiyetlerini halk nazarında zedelemekte, yaşanan asayişsizlikler de işin tuzu biberi olmaktaydı. Yeni sultanın ise imajını zedeleyecek bir gelişme yaşanmadığından halk asilerin ve darbecilerin yanında yer almaktansa sultanın ekibinin yanında yer almayı tercih etmekteydi.

Başarılı olan isyanlardan sonra asiler ve darbeciler kendi hayatlarını garantiye almaya da özen göstermekteydiler. Bunun en bilinen yolu da önde gelen ulemanın imzalarının bulunduğu hüccetler hazırlatmaktı. Hüccetlerde canlarına ve mallarına dokunulmayacağına dair söz verilmekte ve eski suçlarının af edildiği belirtilmekteydi. Hüccetlerin meşruiyetini sağlamak için başta sadrazam olmak üzere diğer üst düzey devlet adamlarının da hüccetlerde imzalarının olmasına dikkat edilmekteydi. Hüccetler hazırlandıktan sonra bunun baştaki padişah tarafından da onaylanması istenmekteydi. Hüccetler sadece asilerin hayatlarını korumak üzere hazırlanmazlardı. Bu belgelerde asilerin artık devlet işlerine karışmayacaklarına, asayişsizliklerin önünü almak için ellerinden gelenleri yapacaklarına dair de sözler alınırdı. Bu taahhütlerin devlet adamları nazarında meşru olması için de asi liderlerinin hüccetlerde imzalarının bulunmasına dikkat edilirdi.

Hüccet geleneği, tespit edebildiğimiz kadarıyla, ilk defa II. Bayezid döneminde başladı ve sonraki isyanların çoğunda da hüccet alınmaya dikkat edildi. İsyanlar genel olarak incelendiğinde uzun süreli iktidarların rahatsızlıklara yol açtıkları görülmektedir. Uzun süre bir makamda bulunma Osmanlı sitemi gereği, kadrolaşmayı beraberinde getirmekteydi. Başa gelenler daha rahat iş görebilmek için kendi “kapı halkını” kadrolara yerleştirmekte ve diğerlerinin yükselmesine pek fazla müsaade edilmemekteydi. Rakipler de, iktidarın verdiği güçle, başkentten uzaklaştırıldıklarında tam manası ile tekelci bir yönetim başlamaktaydı. İktidardaki bu tekelleşme, zamanla muhaliflerini de doğurmakta ve bu muhalifler genelde isyanın arkasındaki gerçek güçler olmaktaydılar.