THY - TR Çıkışlı DAB

Osmanlı orduları sefere nasıl çıkarlardı?

Osmanlı İmparatorluğu çok erken tarihlerde merkezi orduyu kurmakla Anadolu’daki beyliklere ve Balkanlar’daki Hristiyan devletlere karşı büyük bir üstünlük sağlamıştı. O dönemlerde devletler genellikle feodal beylerin kuvvetlerinden oluşmaktaydı. Kuvvetler arasında bir uyum bulunmadığından birçok problem ortaya çıkardı. Osmanlılar ise merkezi bir ordu oluşturmakla çok disiplinli bir askeri güce kavuştukları gibi, padişahın otoritesini sarsacak Türk beylerini de devre dışı bırakmışlardı.

Osmanlı İmparatorluğu tarihi anlatılırken devamlı olarak yapılan savaşlardan bahsedilir. Ancak Osmanlı ordularının seferlere nasıl çıktıkları üzerinde fazla durulmaz. On binlerce kişilik ordular yüzlerce kilometrelik mesafelere nasıl gitmiştir? Osmanlı seferlerinin lojistiği nasıl gerçekleşirdi? Son yıllarda yapılan araştırmalarda bu tür konular daha fazla çalışılmaya başlandı.

Rhoads Murphey IV. Murad’ın İran seferlerini, Caroline Finkel 1593-1606 Osmanlı-Avusturya savaşlarını, Ömer İşbilir XVII. yüzyılın başlarındaki İran savaşlarını, Ersin Gülsoy 1645-1669 yılları arasında gerçekleşen Girit’in fethini, Yaşar Ertaş 1715’te Mora’nın geri alınmasını, Ahmet Şimşirgil Fazıl Ahmed Paşa’nın Uyvar’ı fethini, Meryem Kaçan Erdoğan, II. Viyana Kuşatması’nı, Hakan Yıldız 1711’deki Prut Savaşı’nı, Mehmet İnbaşı ise 1672’deki Kamaniçe seferini araştırdılar.

Bütün bu araştırmalarda, Osmanlı askeri faaliyetlerinin lojistik yönü üzerinde duruldu ve böylece Osmanlı ordularının seferlere nasıl gittikleri yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Bütün Osmanlı ülkesi herhangi bir savaş sırasında anında harekete geçecek altyapı ile donatılmıştı. Çünkü savaş kararı verildikten sonra alınacak günübirlik kararlarla on binlerce kişiyi savaşa götürmek mümkün değildi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda herhangi bir ülke ile savaşmaya karar verileceği zaman padişahın huzurunda bir meclis toplanırdı. Divân-ı Hümâyûn üyelerinin yanısıra Kaptan Paşa, Şeyhülislâm, Yeniçeri Ağası ve bazı beylerbeyi ve komutanlar da katılırdı. Herkese söz hakkı verilerek fikri alınırdı. İlgililerden ordunun, donanmanın ve hazinenin durumu hakkında bilgi alınırdı. Bir yere savaş açmadan önce de devrin şeyhülislâmı veya önde gelen din adamlarından savaşın meşruluğuna dair fetva alınırdı. Fetva alınıp, savaş kararında ittifak edilince padişahın tuğları Cebehâne’nin önüne dikilirdi. Bundan sonra da bütün Osmanlı ülkesi harekete geçirilirdi.

Seferin yapılacağı yöndeki şehirlerde bulunan Osmanlı vali ve kadılarına emirler yazılarak yollar ve köprülerle ilgili yapılması gereken işlerin yerine getirilmesi emredilirdi. Yollar temizlenip, genişletilir, üzerindeki engeller kaldırılır ve on binlerce askerin zorluk çekmeden geçebileceği hale getirilirdi. Harap köprüler tamir edilir, eğer yıkılan varsa yeniden yapılırdı. Bu ön tamirlerin yanısıra sefer sırasında da ordunun önünden giden görevliler yolları düzenler, bataklık yerleri geçişe uygun duruma getirir, köprüleri tamir ederlerdi. Öncüler düzelttikleri yollara işaretler koyarak arkadan gelen ordunun doğru güzergâhı takip etmesini sağlarlardı.

En önemli meselelerden birisi de on binlerce kişinin yiyecek ihtiyacının karşılanmasıydı. İnsanların yanısıra askerleri ve ordunun ağırlıklarını taşıyan hayvanların yemlerinin temini de gerekliydi. Bunun için sefer yolu üzerinde mahalli yöneticilere emirler gönderilir ve onların vasıtasıyla menzil adı verilen belli noktalarda gerekli ihtiyaç maddeleri ambarlarda depolanırdı.

Zahire ambarları savaş olmadığı zamanlarda da muhtemel bir savaş ihtimaline karşı devamlı olarak dolu tutulmaya çalışılırdı. Ambarlar için görevlendirilen memurlar buralardaki maddelerin kayıtlarını tutarlardı. Depolanan maddelerin ziyan olmaması için bu ambarların tavan ve duvarlarının sağlam olması, rutubet bulunmaması gerekliydi. Eğer depolardaki yiyecek çürürse, hemen yerine yenisi konulurdu.

Menzillerde toplananlar, un, buğday, bulgur, çavdar, darı, pirinç, arpa, yağ, bal, koyun, tavuk, ekmek, saman, ot ve odun gibi maddelerdi. Sebze ve meyveler de orduda tüketilen maddelerdendi. Bu maddelerden depolanması uygun olmayanlar ise yol boyunca satın alınırdı.

Bu maddeler ya devlet tarafından satın alınır, ya da Avarız-ı Divâniye ve Tekalif-i örfiye adı verilen vergiler karşılığında halktan tahsil edilirdi. Ordunun ihtiyaç duyduğu maddeler, genellikle sefer yolu üzerinde bulunan bölgelerden temin edilmekteydi. Eğer sefer yolu üzerindeki bölgelerde kıtlık varsa gereken yiyecekler uzak yerlerden satın alınarak getirilirdi.

Örneğin, 1578’de İran seferi esnasında Erzurum ve Halep gibi yerlerde meydana gelen kıtlık yüzünden yaşanan zahire sıkıntısı sebebiyle Rumeli bölgesinden, Boğdan’dan yiyecek maddeleri satın alınmıştı. Devlet savaş zamanlarında satın aldığı yiyeceği piyasanın altında, kendisinin belirlediği bir fiyatla temin ederdi. Sefer sırasında yiyecek sıkıntısının yaşanması durumunda askerler taşkınlık yapabilirdi. Ayrıca aç kalacak olan asker çevredeki köy ve kasabalara zarar verebilirdi. Bu da halkın Osmanlı yönetimine karşı soğuması demekti. Bu yüzden idarecilerin en fazla önem verdikleri konuların başında menzillerde zahire depolanması gelirdi. Yüz bin kişiyi geçen ordularla yapılan seferler, büyük bir disiplin içerisinde cereyan ederdi. Askerler sefer yolu üzerindeki köylülerin tarlalarına ve hayvanlarına fazla bir zarar verirlerse, zarara uğrayan kişi orduya gelerek durumunu bildirirdi. Tarlası çiğnenmiş veya hayvanı alınmış birisinin zararı devlet hazinesi tarafından karşılanırdı.

Askerlere kuru yiyecekler yerine günlük pişirilmiş yemek verilmesi askerin beslenmesi açısından çok daha önemliydi. Günde iki defa yemek pişirilirdi. Yemeklerin ana maddesi genellikle koyun etiydi. Sığır etine bu dönemde fazla itibar edilmezdi. Bir yıl süren bir seferde 100 bin civarında koyuna ihtiyaç duyulurdu. Ayrıca çorba ve pilav da pişirilirdi. Osmanlı ordusunda uzun süre esir olarak bulunan Kont Marsigli, her bir askere günlük olarak 320 gram ekmek, 160 gram peksimet, 200 gram koyun eti, 160 gram pirinç ve 80 gram yağ verildiğini belirtir. En önemli ihtiyaç maddelerinden birisi olan ekmek iki türlü temin edilirdi. Ordunun geçeceği bölgelerdeki yerlere emirler gönderilerek ekmek pişirtilip hazırlatılırdı.

Durum ve zaman uygun olduğunda ise ordu içerisinde kurulan fırınlarda pişirilirdi. Ancak ekmek uzun zaman dayanmadığı için peksimet daha çok tercih edilirdi. Sefer güzergâhındaki ambarlarda devamlı olarak peksimet bulunurdu. Peksimet pişirilip, depolandıktan sonra bir sene içerisinde kullanılmamışsa daha fazla saklanılmayıp, yenilenirdi. Ayrıca sefer sırasında yol üzerindeki yerleşim yerlerine emir gönderilerek peksimet pişirtilir ve çuvallara konulup katır ve develerle orduya getirilirdi.

Ordunun içme ve diğer işlerde kullanacağı suları sakalar temin ederdi. Sakabaşı idaresindeki sakalar deri kırbalarla atlar üzerinde suyu taşırlardı. Ordunun ihtiyacı olan barut, gülle, nal, çivi, katran, keçe, çuval, neft, zift, demir, meşale, kumaş, çadır gibi diğer maddeler de sefere çıkılmadan önce ve sefer sırasında temin edilirdi.

Ordunun ağırlıklarını taşımak için at, katır ve deve kullanılırdı. Yolların uygun olmaması sebebiyle araba fazlaca kullanılmazdı. Araba ve taşıma hayvanları satın alındığı gibi, kira karşılığında da tutulurdu. Ayrıca Tuna, Fırat, Dicle gibi nehirlerden de istifade edilirdi. Ayrıca Karadeniz ve Ege üzerinden de gemilerle gerekli malzemeler taşınırdı. Ordunun en önemli silahları olan topları taşımak için ise top arabaları kullanılırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nda bu işi yapmak için top arabacıları ocağı adı verilen bir teşkilat mevcuttu.

Osmanlı ordusunu meydana getiren askerler ülkenin değişik yerlerinde bulunurlardı. Merkezde, sadece Yeniçeriler ile diğer Kapıkulu askerlerinin bir kısmı vardı. Osmanlı ordusunun çoğunluğunu oluşturan timarlı sipahiler, timar olarak gelirini aldıkları topraklarda yaşarlardı.

Bu yüzden timarlı sipahilerin alaybeyleri ve çeribaşılarına emir gönderilerek sefere çıkılacağı için hazırlıklarını yapmaları emredilirdi. Sefere çıkmadan da orduya katılmaları için fermanlar gönderilirdi. Taşrada bulunan yeniçeri ve diğer kapıkulu askerleri de onları toplamaya memur edilen görevliler vasıtasıyla orduya getirilirlerdi.

Taşrada bulunan askerler sefer güzergâhı boyunca Osmanlı ordusuna katılırlardı. Orduya gelen askerlerin tam teçhizatlı olmaları gerekliydi. Atları, silahları, zırhları eksiksiz olmalıydı. Yavuz Sultan Selim zamanında orduya katılması emredilen timarlı sipahilere hitaben gönderilen bir fermanda ''Tolgası eksik olanın kafasının, kolçağı eksik olanın kolunun kesileceği'' belirtilmişti. Osmanlı ordusu ana hatlarıyla iki sınıftan oluşurdu.

Muharip sınıf; Yeniçeriler, sipahiler, timarlı sipahiler, topçular, cebeciler, at ve diğer atların bakımını yapan seyisler vs. Geri hizmet kıtaları, yani destek kıtaları; Bu yardımcı sınıf orduda resmî yazışmaları yapan ve askerlerin çeşitli kayıtlarını tutan kâtip ve hacegân adı verilen bürokratlar, su taşıyan sakalar, aydınlanmayı sağlayan meşaleciler, yollardan geçişi sağlayan köprücü ve kaldırımcılar, mimarlar, sağlık hizmetleri veren cerrah ve tabipler, çadırcılar, ordunun bayraklarına bakan görevliler. Ayrıca ordunun morali açısından çok önemli bir görev icra eden mehter takımı da Osmanlı ordusunun ayrılmaz bir parçasıydı.

Osmanlı ordusu içerisinde başta İstanbul olmak üzere çeşitli şehirlerden getirtilen sanatkar ve esnaflar da bulunurdu. Bunlara ''orducu esnafı'' veya ''orducu'' denilirdi. Bunların içerisinde her çeşit esnaf bulunurdu: Ekmekçi, arpacı, aşçı, bakkal, terzi, tellal, sarrac, ayakkabıcı, nalbant, berber, bozacı, kuyumcu, eskici, yaycı, kılıççı, eskici, semerci, manifaturacı, attar, ipekçi.
Avusturyalı Mareşal Monteccucolli’den Napolyon’a kadar bütün komutanlar, askerî faaliyetler için gerekli olan şeyleri üç kelimede özetlerler: Para, para, yine para. Bir askerî harekâtın finansmanı çok pahalı bir işti. Sefere çıkan orduya merkezden masraflar için bir miktar para verilirdi. Ancak ordunun asıl gelirleri sefer güzergâhındaki yerlerin vergilerinin toplanmasında meydana gelirdi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nda savaşın devlet hazinesine maliyetini azaltmak için ‘Avarız-ı Divâniyye’ adı verilen olağanüstü bir vergi alınırdı. Acil para gereken durumlarda ise devlet ileri gelenlerinden ve tüccarlardan borç alınırdı. Ordunun harcamalarının büyük bölümünü askerlere ödenen maaşlar oluşturuyordu. Avrupalı araştırmacılar ordunun finansmanının sağlamasında Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalılar’a göre daha üstün bir konumda olduğunu belirtirler.

İstanbul alındıktan sonra Osmanlı orduları sefere çıkmadan önce padişahlar, ilk olarak Eyüp Sultan’ı, ardından da atalarının türbelerini ziyaret ederlerdi. Osmanlı padişahları gittikleri türbelerde fakirlere büyük miktarlarda sadaka dağıtırlardı. Sefere padişah gitmiyorsa o zaman ordu komutanlığına atanan serdarlar Eyüp Sultan Türbesi’ne giderlerdi. Ardından büyük bir merasimle padişah ve devlet ileri gelenleri İstanbul’dan yola çıkarlardı. Padişahın yakın maiyetini teşkil eden peykler, solaklar, müteferrikalar bu merasim sırasında göz alıcı kıyafetler giyerlerdi.

İstanbullular da bu töreni seyre çıkarlardı. Osmanlı ordusunun sefere çıkışı çok haşmetli olurdu. Rengarenk kıyafetler içerisinde, bayrakları ve silahları ile çeşitli askeri kıtaların geçişi töreni seyreden herkesi hayran bırakırdı. Seferin yönüne göre, Anadolu tarafında Üsküdar veya Gebze’de, Rumeli tarafında ise Davut Paşa civarında padişahın otağı kurularak birliklerin toparlanması sağlanırdı. XVI. yüzyılda bir ordunun dinlenme ve lojistik ihtiyaçlarını giderme süreleri çıkarıldıktan sonra bir günde alabileceği yol 15 kilometreydi. Yılın her mevsiminde sefere çıkılamıyordu.

Askeri bir harekat bahar aylarında başlayıp, sonbaharın başlarında bitmeliydi. Bu da yaklaşık altı aylık bir süreydi. Düşman topraklarına giden ordunun emniyet altında olması, iaşe ve ikmalini sıkıntıya düşmeden gerçekleştirmesi için de sefer mevsimi içerisinde merkezine geri dönmesi gerekliydi. Eğer ordu sefer mevsimi bittikten sonra, hâlâ düşman topraklarında kalmışsa, yağışların başlaması ile birlikte perişan olurdu.

Osmanlı ordusu büyük bir disiplin ve sessizlik içerisinde hareket ederdi. Sefer boyunca savaş düzeni bozulmadan yürünürdü. Akşam olduğunda çadırlar kurulur, gerekli ihtiyaçlar karşılandıktan sonra yatılırdı. Konaklama yeri seçiminde sulak ve otlak yerler tercih edilirdi. Bir su kenarı bulunamamışsa, kuyular açılarak su ihtiyacı giderilirdi. Ordu konaklamasında arazinin durumuna göre tertibat alınırdı. Ordu için kurulan on binlerce çadır büyük bir şehir görüntüsü arz ederdi. Çadırlar belli bir düzen içerisinde kurulurdu.

Hangi çadırın hangisinin yanında yer alacağı belli kurallara bağlanmıştı. Kurulan çadırlarda askerler yağmurdan ve soğuktan korunurdu. On binlerce kişinin tuvalet ihtiyacının karşılanması da önemli konulardandı. Bu konuda meydana gelecek bir aksama ordu içerisinde çeşitli hastalıkların çıkmasına sebep olabilirdi. Bir diğer ihtiyaç da yol boyunca yıkanma meselesiydi.

Bu iki ihtiyaç için hamam ve hela çadırları vardı. Ayrıca ibadet ihtiyaçları için mescid çadırı, hasta ve yaralılar için hastane çadırı, yiyecekler için mutfak çadırları ve devlet arşivi için defterhane çadırları kurulurdu. Mescid çadırlarında hem namaz kılınır, hem de dini görevliler tarafından vaaz verilirdi. Bu vaazlarda gazanın kazandıracağı sevaplar ile şehidlik anlatılarak askere şevk verilirdi. Padişah ve devlet ileri gelenlerinin çadırları ise birer saray gibi büyük ve muhteşem olurdu. Gece uyunduktan sonra sabah gün ağarmadan yürüyüş için hazırlıklar yapılırdı. Meşalelerin ışığı altında yapılan hazırlıklardan sonra güneşin doğmasıyla birlikte yürüyüş tekrar başlardı.

Seferin yapılacağı bölgeye yakın bulunan Osmanlı idarecileri casuslar aracılığıyla bilgi toplarlardı. Düşman topraklarına yaklaşılınca savaş divanı toplanır ve ne yapılacağı tartışılırdı. Hangi yoldan nasıl gidileceği, hedef bir kale ise nasıl bir kuşatma taktiği izleneceği belirlenirdi. Eğer düşmanla bir meydan savaşı yapılacaksa nasıl bir
düzen alınacağı konuşulurdu.

Bu savaş divanlarında serhat bölgelerin valilerinin fikirlerine tecrübelerinden dolayı önem verilirdi. Saldırılacak ülkeye ilk olarak akıncılar veya Kırım Tatarları gönderilirlerdi. Akıncılar girdikleri ülkelerde küçük gruplara ayrılarak yağma ve tahrip faaliyetlerinde bulunurlardı. On bin kişilik bir akıncı birliği beşer kişilik iki bin vurucu tim hâlinde düşman ülkesine girerek, her tarafı tahrip edip, korku salardı. Küçük birlikler hâlinde oldukları için yakalanmaları ve engellenmeleri de kolay değildi. Akıncı tahribatından sonra tertibat alınarak, düşman kuvvetler beklenilirdi. İki ordunun bir sahrada karşılaşmasıyla sıra kozların paylaşılacağı meydan savaşına gelmiş olurdu.