THY - Kabin Kıyafetleri Lansman

Osmanlı-Safevi mücadelesinin arka planında neler vardı?

Osmanlı-Safevi savaşları genellikle Sünni-Şii mücadelesi olarak değerlendirilir. Ancak durum tam olarak böyle değildir. Osmanlı-Safevi mücadelesi, en genel anlamıyla, Doğu ile Batı’nın binlerce yıldan beri süregelen Anadolu üzerinde hakim olma mücadelesidir. Şah İsmail liderliğinde 1501’de kurulan Safevi Devleti, Anadolu Türkleri tarafından İran’da kurulmuş bir Türk devletidir. Safevi Devleti’nin asıl kurucuları Antalya, Maraş, Amasya, Sivas ve Tokat gibi Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden, Erdebil şeyhlerinin daveti üzerine İran’a gidip, bölgedeki Akkoyunlu hakimiyetini yıkan Anadolu Türkleri’dir.

Anadolu’dan gelen Ustacalu, Rumlu, Tekelü, Dulkadir, Türkmen, Varsak gibi aşiretler siyasi ve askeri açıdan İran’ın kaderini belirledi. Şah Abbas’a kadar Safevi ordusu neredeyse bütünüyle bu aşiretlere mensup birliklerden oluşmaktaydı. İran’ın yerli unsurları sadece devletin mali ve mülki idaresinde söz sahibiydiler. Anadolu’da yaşayan Safevi taraftarı Türkmenler’in tamamı değil, yalnızca bir kısmı İran’a gitmişti. Şah İsmail ve daha sonraki şahlar, gerek yeni insan gücü kazanmak ve batıya doğru genişlemek, gerekse rakiplerini, yani Osmanlılar’ı zayıflatmak için Anadolu ile ilgilenmeye devam ettiler.

İran’dan gönderilen casus ve halifeler, Anadolu’da yeni Safevi taraftarları kazanmaya ve mümkün olursa Türkmenler’in İran’a göçmesini sağlamaya, nezir ve sadaka ismiyle toplanan paraların şaha ulaştırılmasını temin etmeye çalıştılar. Osmanlılar, II. Bayezid döneminde itibaren Safevi tehdidinin farkına varıp, Anadolu’da huzuru sağlayabilmek için Safevi propagandasını engellemeye çalıştılar.

Saim Savaş’ın tespitlerine göre, XVI. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’dan gönderilen emirlerde, en üst makamdakilerden
en alt rütbedekilere kadar bütün resmi görevlilere, Anadolu’daki Safevi taraftarlarını tespit edip cezalandırmaları kesin olarak bildirilmiş, zaman zaman bizzat bu iş için özel görevliler tayin edilmişti.

İleri gelen Safevi taraftarları genellikle hırsızlık, eşkıyalık gibi bahanelerle öldürülmüş, hapse atılmış, kürek cezasına çarptırılmış veya aileleri ve müridleri ile birlikte Kıbrıs, Rumeli gibi bölgelere sürgüne gönderilmiştir. İran’dan gelen elçilerin Osmanlı halkı ile temas kurması engellenmiş ve yolda elçiye muhabbet gösteren, hediyeler takdim eden kimseler tespit edilerek cezalandırılmıştır. Aynı şekilde İranlı hacılar, Osmanlı topraklarında aleyhte bir faaliyet gösterir ve bir tehdit haline gelirlerse sessizce ortadan kaldırılırlardı.

1569 yılında Osmanlılar’dan hacca gitmek için izin alan Safevi Veziri Masum Sultan, hac yolculuğu sırasında Osmanlılar aleyhine faaliyetler içerisine girince, Şam Beylerbeyi’nin eşkıya kılığına girmiş adamları tarafından öldürülmüştü. Ancak Osmanlılar’ın bütün gayretlerine rağmen Anadolu’dan İran’a göçler XVIII. yüzyılın başlarına kadar devam etti. İki devlet arasındaki savaşların bir diğer önemli sebebi, ipek ticareti üzerindeki hakimiyet mücadelesiydi. Tebriz ile Bursa arasında yoğun bir kervan ticaretine konu olan ipek hem Osmanlı hem de İran ekonomilerinin en önemli gelir kaynaklarından birisiydi. Benzer bir mücadele Safeviler’den önce İran’a hakim olan Akkoyunlular ile Osmanlılar arasında da yaşanmıştı.

Safeviler’i tarih sahnesinden silmek isteyen Yavuz Sultan Selim, İran’dan ipek ithal edilmesini yasakladı. İran’dan ipek getiren bütün tüccarlar yakalanarak mallarına el konuldu ve İranlı tüccarlar hapse atıldı. Sultan Selim’in radikal kararlarının etkisi Bursa’dan aldıkları ipeği Avrupa’ya pazarlayan ve bu işten büyük karlar elde eden İtalyan devletlerinde de hissedildi. Kanuni Sultan Süleyman, babasının ipek politikalarını terkederek bu ticaretin yine eskisi gibi devam etmesini sağladı. Hapisteki tüccarları serbest bırakıp mallarını iade veya tazmin ettirdi.

Yavuz döneminde Mısır’ı ele geçirerek baharat yolunu denetim altına alan Osmanlılar, Kanuni devrinden itibaren ipek yolunu da kontrolleri altına alarak doğunun batıya yaptığı muazzam büyüklükteki iki büyük ticari malı kendi ekonomilerinin tekeline sokmaya çalıştılar. 1534’te Bağdat’ın fethedilmesi, 1538’de Basra’nın Osmanlı hâkimiyetini tanımasıyla bu politika nispeten başarıldı. Bundan sonra yeni hedef, Azerbaycan’daki ipek üretim bölgelerinin doğrudan Osmanlı egemenliğine sokulmasıydı.

Osmanlılar, XVI. yüzyılın ortalarından itibaren kuzeyde günden güne gelişen Ruslar’ın, kendilerine yönelik bir tehdit unsuru olduğunun farkındaydılar. Bu yüzden devletin kuzey politikalarında köklü değişikliler yapıldı. 1569 yılında teşebbüs edilen Don-Volga Kanalı projesi ve Ejderhan Seferi, Osmanlılar’ın, Orta Asya’dan gelen tarihi hac ve ticaret yolunun denetim altına alınması ve Orta Asya Sünni alemiyle ittifak kurup, Ruslar ve Safeviler’e karşı yürütülecek mücadelelerde bu ittifaktan faydalanma arzularının bir sonucu olarak gerçekleştirildi. Ancak sefer başarısız olduğu gibi proje de yarım kaldı. Buna rağmen Osmanlılar, Orta Asya ile irtibat kuracakları yeni bir yol arayışından
vazgeçmediler.